Kızıl bir halının üzerine damlayan ağırbaşlı sessizlik, salonun göğsüne değdiği an dondurucu bir ürperti yayıyordu. Kalabalık; yutkunuşlarını, milyarlarca dolarlık kibrini ve çürümüş vicdanını aynı kravat düğümünün arkasına saklarken, tavandan süzülen altın sarısı ışık ahşap zemini ve koca bir endüstrinin günahlarını usulca yalayıp geçti. O daracık çember, aslında bütün bir yılın, terin, uykusuzluğun ve itiraf edilemeyen ihtirasların döküldüğü devasa bir huniydi. Los Angeles'ın puslu gökyüzü, aşağıda kurulan bu gövde gösterisini, kadim bir Roma senatosunun toplanışı gibi ciddiyetle izliyordu. Herkes bekliyordu.
Pırıltılı elbiselerin ve ezberlenmiş tebessümlerin çok uzağında, olasılıkların ipliğiyle örülmüş soğuk bir hesap işliyordu. Paul Thomas Anderson'ın otuz yıla yayılan o devasa birikimi, One Battle After Another isimli anlatısıyla ete kemiğe büründü. Geçmişin bütün büyük ustaları siyah beyaz karelerin içinden çıkıp bu zafer anında Anderson'ın omuzlarına dokunuyormuşçasına sarsıcı bir zaman kayması yaşandı sahnede. En İyi Film ve En İyi Yönetmen unvanları, yukarıdan bahşedilen bir lütuf değil, yıllar süren ağır bir işçiliğin kaçınılmaz bilançosuydu. Ve yine de filmin içinde, genç ve yakıcı Perfidia Beverly Hills sahneye doğarken bırakılıp hikâye DiCaprio'nun sıradan babalığına devredildiğinde, seyirci fark etti: büyük ödülleri kazanan anlatılar bile bazen en canlı seslerini kenara iterek ilerliyor. Hesap bazen şaşmaz, sadece bir işaretin düşmesini beklerdi.
Gecenin asıl kırılma noktası, kalabalığın alkış tufanında değil, o alkışların ardındaki sağır edici gerçeklikte gizliydi. Sinners filmiyle En İyi Görüntü Yönetimi ödülünü kucaklayan Autumn Durald Arkapaw, Akademi'nin 98 yıllık soluk geçmişinde bu unvanı taşıyan ilk kadın ve renkli kimlik olarak kayıtlara geçti. Kürsüde belirdiği o an, etrafındaki tüm gürültü ve ihtişam bir anda kararırken, sadece koca bir asrın son buluşu, karanlığın ortasında sapsarı bir kandil gibi parladı. Geri kalan her şey silikleşti.
Fakat salonun dışındaki rüzgar, içerideki bu zarif kucaklayıcılık söylemlerinden çok daha sert esiyordu. Küresel şirketlerin birer birer terk ettiği bu politik doğruluğu kırmızı halının altına süpürmemek, stüdyolar için hiç de kolay bir mesele değildi. Kürsüden verilen mesajlar ile dışarıdaki amansız ekonomik gerçeklik arasındaki devasa boşluk ise asıl enkazı gizliyordu: sahne ışıkları yanarken, kamera arkasında binlerce insan karanlığa çekiliyordu. Mesele ışığın kime vurduğu değil, vuran ışığın kimin eserini aydınlattığıdır.
Çünkü kırmızı halının sonu, bugün sadece tekelci dağıtımcıların insafına değil, sonu görünmeyen bir veri girdabına çıkıyor. Los Angeles'ın ağır ufku, artık sadece dev bütçeli stüdyoların değil, görünmez işlemcilerin ve algoritmaların kuşatması altında. İki dev aktörün çalınmış yüzleri, yanan bir otoyol köprüsünde amansızca birbirine giriyor. Oysa o köprüde hiç kimse yoktu. İşlemciler sonsuz bir arşivi yutuyor. Karartılan kurgu odaları, boşaltılan setler, silinen isimler, nefessiz suretler, pürüzsüz yüzeyler... 41 bin insan işsiz kaldı. Alkışlanan şey sanat değil, yazılıma dönüştürülmüş bir yağmadır.

17