Devletlerin de insanlar gibi bir hafızası, sorumluluğu ve geleceğe uzanan bir iradesi vardır. Geçtiğimiz günlerde İstanbul'da Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın "Terörsüz Türkiye" sürecine ilişkin yaptığı açıklama da bu çerçevede dikkat çekti. Cumhurbaşkanı Erdoğan, sürecin bir devlet projesi olarak yürütüldüğünü, geride kalan iki yılda önemli mesafe alındığını ve artık son düzlüğe girildiğini ifade etti.
Bir ülkenin kendi geleceğine ilişkin kararlarını kendi iradesiyle verebilmesi, devlet olmanın temel meselelerinden biridir. Güvenlikten huzura, bugünden yarına uzanan bütün büyük meselelerde asıl sorumluluk da burada başlar.
Bu düşünce, insan hayatında başka bir karşılık buluyor.
İnsanın da kendi hayatında kendisine ait bir yeri vardır. O yerin sahibi yalnızca kendisidir. Fakat insan, kendi yerini başkalarının beklentilerine bıraktığında, dışarıdan bakıldığında düzenli görünen bir hayatın içinde kendi sesini kaybedebilir.
Geçtiğimiz günlerde Trabzon'dan yansıyan kısa bir görüntü, zihnimdeki bu düşünceyi devletin ağır gündeminden hayatın daha sıcak tarafına taşıdı. Eski Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak ile eşi, NUN Eğitim ve Kültür Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Dr. Esra Albayrak'ın çocuklarıyla birlikte Trabzon'da bulunduğu görüntülerde, Dr. Esra Albayrak'ın bir eliyle çocuğunun elini tutarken diğer eşyaları da taşıdığı görülüyordu.
Kadraja bakınca, o akşam Trabzon'un bütün yükü biraz Esra Hanım'ın omuzlarına kalmış gibiydi.
Hayatın içinden birkaç saniyelik bir görüntüydü. Fakat insan kimi görüntülerde kendisine ait bir ayrıntı bulabiliyor. Gecenin sonunda Trabzonspor'un Galatasaray karşısında aldığı 4-0'lık galibiyet de eklenince, Berat Albayrak'ın Trabzon'a gelişini "uğurlu geldi" diye yorumlayanların çıkması da mümkündü.
Ben o görüntünün başka tarafına baktım.
Hepimizin ellerinde taşıdığı bir şeyler var.
Kimi zaman bir evladın eli, kimi zaman yarına dair bir umut, kimi zaman ailemize karşı taşıdığımız sorumluluk, kimi zaman kimseye anlatmadan üstlendiğimiz bir yük...
Hayat yalnızca bize verilenlerden oluşmuyor. Kendi isteğimizle taşıdıklarımız da hayatımızın bir parçası oluyor.
İnsanın kendi hayatındaki yerini bulması da burada başlıyor.
Kendi yolunu seçebilmek, kendi kararının sorumluluğunu taşıyabilmek ve içinden gelen sahici sesi başkalarının gürültüsünde kaybetmemek...
İnsan kendi kararlarını verirken kendisine ait olan sesi koruduğunda, hayat başkalarının beklentilerini karşılamak için kurulmuş bir vitrin olmaktan çıkıyor. İnsan, kendi hayatının içinde gerçekten yaşamaya başlıyor.
Çünkü başkasının hayatı bize ilham verebilir ama bizim yerimize yaşayamaz.
Bir makamın sahibi değişir. Bir işin başına başka biri geçer. Bir dostluk zamanla başka bir biçim alır. İnsanların birbirlerinin hayatındaki yerleri yıllar içinde değişir.
Hayatın tabiatı budur.
Fakat insanın kendi hayatındaki yer boş kaldığında, oraya kimse geçemez.
Kendine varış tam da bu boşluğu fark etmekle başlıyor.
Bu, herkesten uzaklaşmak değildir. Kendini herkesten üstün görmek hiç değildir. Tam tersine, kendi sorumluluğunu başkasına bırakmamaktır.
İnsan ailesini sever, dostlarına yaslanır, yol arkadaşlarından güç alır. Birlikte yürümek, aynı adımlarla yürümek anlamına gelmez. Sevdiğimiz insanlarla aynı yolda ilerlerken kendi adımlarımızı da korumamız gerekir.
Kendine varış biraz da budur.
Başkalarının sözünü dinlerken kendi vicdanının sesini susturmamak...
Yanlış yaptığında bunu başkasının üzerine bırakmadan kabul etmek...
Ne istediğini yalnızca alkışlanacağı için değil, gerçekten kendi hayatına ait olduğu için seçebilmek...
İnsanın kendisine karşı dürüstlüğü, çoğu zaman büyük cümlelerde değil, küçük kararların içinde ortaya çıkar.

13