Karanlık haritalardan iyilik coğrafyalarına

Latif Bozdoğan
29.05.2026
52

Bugünlerde hepimizin en çok yorulan, en çok yağmalanan yanı haritalardaki o uzak coğrafyalar değil; doğrudan doğruya kendi zihnimizin, kimselerin kolay kolay tapusunu soramadığı o sessiz odaklanma havzası.

İnsan tabiatının, anatomiye gizlenmiş ince bir sırrı vardır. Gözlerimiz bir noktadan diğerine hızla sıçrarken, beyin görüntünün bulanıklaşmasını engellemek için kendini saliseler boyu körleştirir. Tabiatın bize bahşettiği göz kapaklarının aksine, zihnimizin avlusuna açılan kulaklarımızın ise maalesef sığınacağı bir kapısı yoktur. Bizler o dipsiz içerik çukurlarında aşağı doğru sürüklendikçe; ardı ardına patlayan o bitimsiz ses seli, insanın kendi iç sesini boğmak için tasarlanmış kusursuz bir kuşatmaya dönüşüyor.

İki insan karşılıklı oturduğunda, araya giren ağır bir sessizlik fıtraten bir tedirginlik yaratır; o boşluğu doldurmak için istemsiz bir kelime arayışına, bir konuşma arzusuna kapılırız. Bu, insana has bir bağ kurma refleksi, muhataba duyulan saygının güzel bir tezahürüdür. Fakat o uçsuz bucaksız içerik kuyularına çekildiğimizde, karşımızda bir muhatap bulamıyoruz. Orada, içimizdeki o masum merak duygusunu aralıksız şekilde kullanan görünmez bir irade işliyor. İnsani bir sessizliği doldurma telaşının yerini, bitmek bilmeyen bu uyarıcı seliyle gelen koyu bir algı uyuşması alıyor.

Hafta içi bu görünmez obruğun etrafında yorulduktan sonra, tatil günlerinde koltuğa gömülüp saatlerce hiçbir şey yapmamayı "dinlenmek" sanıyoruz. Oysa ayağa kalktığımızda kemiklerimize kadar işlemiş, daha ağır bir yorgunlukla yüzleşiyoruz.

Geçtiğimiz günlerde, duyguların insan bedenindeki fiziksel karşılığını gösteren sarsıcı bir harita düştü önüme. Haritada öfkenin, aşkın veya mutluluğun bedeni nasıl ateş kırmızısına ve gövdeyi ısıtan bir sarıya boyadığı açıkça görülüyordu. Fakat asıl dikkat çekici olan, o çok övündüğümüz "hiçbir şey yapmama" halinin, yani dış dünyadan kopup nötr bir hissizliğe gömülmenin bedendeki karşılığıydı.

Bu durum, haritada baştan aşağı dipsiz bir siyah ve soğuk bir maviyle resmedilmişti.

Haftanın koşturmacası bitince şalteri indiriyoruz ama içerideki yıkımı tamir edemiyoruz. Beden kendini onarmıyor; sadece buz tutuyor. Pili doldurmuyor, sadece kalan kuraklığı muhafaza etmeye çalışıyoruz.

Geçenlerde eski bir dostla kahve içiyoruz. Masada görünürde bir sükûnet var. Dışarıdan bakıldığında; kahve fincanından yükselen dingin bir buhar ve sohbete eşlik eden yavaş hareketler... İçerideki gerçeklik ise bambaşka: Boyun kökünde düğümlenmiş kaslar, kulak hizasına kadar çekilmiş gergin omuzlar ve atışa hazır bekleyen bir zihin. Bedenlerimiz o an gevşemiyor; sadece tehlike anını bekleyen bir avcı gibi donup kalıyor.

Düşünce dünyamızın o ağırbaşlı lügatinde irademizin bu şekilde kuşatılmasının çok net bir karşılığı bulunur: İdrak Haczi.

Eskiler, kıymetli bir toprağı yahut suyu kamuya bağışlarken onu "vakıf" ilan eder, dokunulmaz kılardı. İnsanın kendisine verilmiş en büyük vakıf arazisi, kendi dikkati ve zihinsel sükûnetidir. İdrak haczi; bizim kendi vakıf arazimizi sahipsiz bırakıp, şuurumuzun anahtarını o doymak bilmez akışa devretmemizdir.