Şu an bu satırları okurken ekranınıza düşen ışık, bir Babil kölesinin bir saatlik emeğine bedeldi. Asırların karanlığını yaran o ilk kandilin fitili tutuştuğunda, aydınlık insan emeğinin en ağır, en bedelli meyvesiydi. Babil'in susam yağı lambalarından mumlara, balina yağından gaz lambasına, oradan filaman ampule uzanan zincirde ışığın gerçek fiyatı hep aynı sabit para birimiyle ölçüldü: bir birim aydınlık için harcanan insan emeği saati. Ve o fiyat, bin yıllar boyunca binlerce kat ucuzladı.
Ama asıl unutulan kısım şudur: İnsanlık ucuzlayan ışığı eskisi kadar alıp cebine parayı koymadı, dünyayı ışığa boğdu. Ve servet, lamba imalatına değil, ışığın mümkün kıldığı her şeye aktı: gece vardiyasına, akşam gazetesine, yirmi dört saat uyanık kalan şehre, zamanın yeniden inşa edilen bütün mimarisine. Bir girdinin fiyatı çöktüğünde para o girdiyi terk eder, onun tamamlayanlarına akar. Bu, dört bin yıldır değişmeyen tek kanundur.
Bugün düşünce de aynı yolu yürüyor. Bir paragrafın, bir senaryonun, bir çözümlemenin üretim maliyeti son otuz altı ayda kat kat düştü ve düşmeye devam ediyor. Herkes hâlâ kandile bakıyor. Oysa asıl servet, ışığın ucuzladığı yerde değil, o ucuzlamanın açtığı boşlukta bekliyor.
Bir iddianın yeryüzüne fırlatılma maliyeti neredeyse sıfırlandı. Ama onu doğrulamak, kabuğu kırıp içindeki hakikati tartmak, hâlâ bir insanın saatlerini, bazen günlerini istiyor. Üretim eğrisi dikey iniyor, doğrulama eğrisi yerinde sayıyor; çünkü doğrulama insan dikkatiyle sınırlı ve insan dikkati taş devrinden beri pek değişmedi. İki eğri arasındaki bu makas, çağımızın en geniş ve en hızlı büyüyen uçurumu. İşte tam burada, ismini ve onurunu doğruluğuna kefil kılanların değeri artıyor. Çünkü seri üretimle çoğaltılmış içerikler arasında hiç kimse tek bir iddiadan sorumlu tutulmayı göze alamaz. Hesap verebilirlik, ucuzluğun egemen olduğu bir çağda bir erdem değil, bir zırh hâline geliyor.
Herkesin aynı kuyudan su içtiği bir iklimde farklı düşünmenin tek yolu, o kuyunun dışındaki toprağı elleriyle kazmaktır. Dünyanın küçük bir avuç zihinden aynı sorulara benzer cevaplar devşirdiği bu dönemde, düşüncenin miktarı artıyor ama çeşitliliği eriyor. Tıpkı tarlada tek tip ekin gibi: verim yüksektir ama tek bir hastalık bütün tarlayı aynı anda çürütebilir. Bu yüzden mesele yalnızca daha fazla üretmek değildir; doğru soruyu sorabilen, farklı yerden bakabilen insan yetiştirmektir. Dijital ortama hiç aktarılmamış kitaplara, çevrilmemiş metinlere, dinlemeye vakit bulunamayan ustalara gözümüzü çevirmeliyiz.
Henüz kelimelere dökülmemiş olanın sahici ve köklü kokusunu damağımızda hissetmeliyiz. Bir demir ustasının, ateşin renginden demirin kıvamını anladığı o sükût; yorgun bir öğretmenin bir odaya girdiğinde havayı okuduğu o görünmez feraset, yeryüzünün henüz yağmalanmamış en büyük hazineleridir. O isimsiz ustalar tarihin en büyük nesil göçüyle birer birer sessizliğe göçerken, devleti ve milleti ayakta tutacak olan asıl maya, işte o yazılmamış hafızanın içine saklanmıştır.

27