Futbol sahalarında çim kokusu bazen toprak kokusuna karışır. Tribünlerin o coşkulu uğultusu bıçak gibi kesilir, yerini tekinsiz bir bekleyişe bırakır.
Aaron Ramsey... Kariyerinin o en şaşaalı yıllarında kramponlarını bağlayıp sahaya çıktığında, dünya üzerindeki bazı "kudretli" adamların eceli de o kramponun bağcıklarında düğümleniyordu sanki.
Hatırlayın o günleri. Arsenal forması giyiyordu. Londra'nın o gri, kasvetli havasında Ramsey ceza sahasına süzüldü ve Manchester United ağlarını havalandırdı. Tribünler yıkılıyordu, spikerler gol diye haykırıyordu.
Ama ertesi sabah dünya bambaşka, soğuk bir haberle uyandı: Usame Bin Ladin öldürülmüştü.
"Tesadüf" dedik, düşündücüydü dedik, geçtik.
Henüz o şokun artçısı bitmemişti ki, Ramsey Tottenham deplasmanında yine sahneye çıktı. Topu köşeye bıraktı, gol sevincini yaşadı. Tam üç gün sonra, teknoloji dünyasının dahi çocuğu Steve Jobs, pankreas kanserine yenik düştü.
Sonra Kaddafi, sonra Whitney Houston, sonra Hızlı ve Öfkeli'nin yıldızı Paul Walker... Liste o kadar uzadı, o kadar ürkütücü bir hal aldı ki; Ramsey gol atınca rakip taraftar üzülüyor, dünya liderleri ise "Acaba sıra bende mi" diye sabahki gazeteleri korkuyla bekliyordu.
Galli oyuncunun sol ayağı, adeta Azrail'in orağına dönüşmüştü. O topa vurduğunda, dünyanın bir ucunda birinin nefesi kesiliyordu.
Şimdilerde 35 yaşına gelen, o fırtınalı günleri geride bırakan Ramsey'in kramponları artık daha sessiz. Ama bıraktığı o tortu, insan zihninin karanlık dehlizlerinde hala taze.
Çünkü insan beyni kaosu sevmez, belirsizlikten nefret eder. Rastlantısal bir ölümü, bir futbolcunun şutuna bağlamak, şu koca kainatta savrulup gitmekten daha güvenli gelir bize. Bir sebep ararız. En saçma sebep bile, sebepsizlikten iyidir.
Peki, bu sadece İngilizlerin, Gallilerin uydurması mı
Dönün yüzünüzü Avrupa'nın öbür ucuna, Lizbon'a. Benfica stadının önünde bronz bir heykel vardır: Efsanevi Bela Guttmann. 1962 yılında, kulübü iki kez Avrupa şampiyonu yapan bu adam, üç kuruşluk zam isteği reddedilince kapıyı çarpar ve o meşhur laneti okur:
"Benfica, bensiz 100 yıl boyunca Avrupa'da kupa yüzü göremeyecek!"
O gün bugündür, Benfica tam 8 Avrupa finali oynadı. 8'ini de kaybetti.
1990 finalinden önce, kulübün efsanesi Eusebio, Viyana'daki mezarlığa gidip eski hocası Guttmann'ın mezarı başında hıçkıra hıçkıra ağlayarak dua etti, laneti kaldırması için yalvardı. Ne oldu biliyor musunuz Milan maçı 1-0 kazandı. Guttmann'ın "ahı", Eusebio'nun gözyaşlarını bile kuruttu. O finallerde toplar direkten döndü, kaleciler sakatlandı, hakemler kör oldu ama o kupa Lizbon'a girmedi.

18