İzah etmek umuda susmak hakikate aittir

Şehrin gürültüsünden sıyrılıp kendi iç sesini duymaya çalışan her faninin aklında aynı kemirgen soru var: "Yarın ne olacak"

Hepimiz zihnimizde görünmez bir grafik çizip, geçmişin noktalarını birleştirerek geleceğe doğru dümdüz bir çizgi çekmeye çalışıyoruz. Bu çizginin adına "kariyer" diyoruz, "strateji" diyoruz, "istikrar" diyoruz.

Oysa hayat, cetvelle çizilmiş bir doğru değildir. Hiçbir zaman da olmadı.

Fizikçi Carlo Rovelli, zamanın aslında bir yanılsama olduğunu, hissettiğimiz şeyin sadece "entropi" yani düzensizliğe doğru bir akış olduğunu söyler. Biz ise bu akışa inat, hayatı bir düzene sokmaya, geleceği kontrol etmeye çalışıyoruz. Tıpkı veri bilimindeki "Regresyon Analizi" gibi.

İstatistikçiler, kurdukları bir planın geleceği ne kadar kusursuz bildiğini "" (R-kare) denilen bir "kesinlik puanı" ile ölçer. Eğer bu puan 1 ise, sürpriz yoktur; her şey tam da hesaplandığı gibi çıkacaktır. İnsan, kendi ömür grafiğinin değerini 1 yapmaya; yani sürprizsiz, garantili ve hatasız bir yolda yürümeye çabalar.

Ama grafiğe yakından baktığınızda, o ideal çizginin üzerinde neredeyse hiç kimse yürümez. Bazı noktalar çizgiden sapar, uzaklaşır, kendi başına buyruk durur.

İstatistikçi buna soğuk bir ifadeyle "Hata" (Residual) der. Biz ise buna "Kader" diyoruz.

Toplumun, ailenin veya mahallenin belirlediği o ortalama doğruya ne kadar yakınsak, o kadar "makul" sayılıyoruz. Ne zaman kendi hakikatimize doğru bir adım atsak, aradaki mesafe açılıyor ve o kadim içgüdü devreye giriyor: İzah etme telaşı.

Bir sanat müzesinde yaşanan o meşhur olayı hatırlayın.

Radikal bir küratör, yeni açılan salonun ortasına devasa bir heykel koyar ama duvarları tamamen boş bırakır. Müze müdürü küplere biner: "Neden boş burası Diğer galeriler dolu, bu neden hamam böceği gibi tek başına duruyor"

Küratör önce anlatmaya çalışır; ışığın açısından, insan algısından, dikkat ekonomisinden bahseder. Ama müdür dinlemez, "Doldur şurayı" der. O an küratör susar. Açıklamayı bırakır. Ve o boş salon, ziyaretçilerin en çok vakit geçirdiği, önünde en çok tefekkür ettiği yer olur. Küratör açıklasaydı, o büyü bozulacaktı.

Ya da lisedeki o "soğuk" matematik öğretmenini düşünün.

Öğrenci "Hocam bu neden böyle" diye sorduğunda, diğerleri gibi cevabı önüne koymaz. Sadece "Kendin çöz" der. Veliler kızar, "Çocuğumuz dersten korkuyor" diye şikâyet yağdırır. Öğretmen yine açıklamaz, savunma yapmaz.

Yıllar sonra o öğrenciler üniversiteye gittiklerinde, formülleri unutsalar bile "düşünmeyi" unutmazlar. Diğerleri ezberle yürürken, onlar mantıkla ayakta kalır. Öğretmenin o günkü sessizliği, aslında en büyük derstir.

Çünkü izah etmek, umuda aittir.

İnsan, karşısındakinin anlayacağına, niyetini göreceğine dair inancı varken konuşur. Kelimeler, köprü kurmak içindir. Fakat o regresyon çizgisi değişmez. Kalabalıklar, sizin ince sızılarınızı o kaba aritmetiklerine sığdıramaz. Öğretmen anlattıkça daha yanlış anlaşılır, küratör konuştukça daha kibirli görünür.