Bu sabah, bayram ziyaretlerinde gözlerimizin daldığı o yorgun ahşap kitaplıkların ve porselen kâselerdeki badem şekerlerinin genze dokunan tanıdık kokusuna, binlerce kilometre öteden havalanan füzelerin kesif barut tadı sızıyor. Ufukta usulca beliren kızıllık sadece güneşin haberi değil; Basra'nın kaynayan sularından göğe tırmanan devasa alevler, yeryüzünün kadim hafızasını yırtarak doğrudan misafir odalarımıza, ikram edilen çayın buğusuna devriliyor.
Küresel piyasalar, arifeye yaklaşırken gece yarısı yine kan kırmızı uyandı.
Kapalı kapılar ardında kurulan ihtimal hesapları, haritaların mürekkebini eritip sokağımızın tam ortasına kadar sokulmuş durumda. Kıtaları yutan bu devasa yangında coğrafyaların hatları silinirken, kopan o büyük fırtına sadece düştüğü toprağı yakmıyor. Sarsıntısı gelip bizim mahalle bakkalımızın veresiye defterine, pazar tezgâhlarındaki o sessiz hesaplaşmalara düşüyor. Evrensel buhran dediğimiz o koca karanlık, aslında çarşıda filelerini doldurmaya çalışan babanın yutkunmasında, dükkânının kepengini endişeyle açan esnafın duasında saklı. Namluların ucunda biriken o koyu sessizlik, her gün soframızdaki ekmeğin kırıntılarına sızıyor.
Eğer bir toplumun acıma ve korku duyguları nasırlaşmışsa, o cemiyet dermansız bir hastadır. Biz bugün, sadece sınır ötesinden yağan ateşin değil; içimizde her gün alelacele inşa edilip ertesi gün acımasızca yıkılan o müşterek değerlerin enkazı altındayız. Kötülük, sıradanlaştığı an en kusursuz taklidini yapar ve hayatın ta kendisine dönüşür. Şartlar çetinleştiğinde kimisi merhametin zirvesine tırmanırken, kimisi karanlık bir ihtirasla canavarlaşır.
Peki, ruhumuzu saran bu zehirden nasıl arınacağız
Biri çıkıp sitem edebilir: "Neden bu boğucu tabloyu bayram soframıza taşıyorsun İnsanın acıyı bir süreliğine de olsa askıya almaya hakkı yok mu"
Haklı ve son derece insani bir itiraz. Fakat gözlerimizi sımsıkı yumduğumuzda hakikat buharlaşmıyor. Bayram, şık kıyafetlerin ardına saklanıp dertleri unutma ve gerçeği örtbas etme seansı değildir. Tam aksine; maskelerin düştüğü, insanın kendi çıplak gerçeğiyle yüzleştiği o büyük, sarsıcı uyanış anıdır.
Bir çocuğun avucunda sımsıkı tuttuğu, terden ıslanmış o buruşuk yirmi liralık banknot, okyanusları aşan o dev füzelerle aynı terazide tartılamaz elbette; ama dünyadaki adaletsizliğin en somut özetidir. Küresel güçlerin silahlara ve haritaları yeniden çizmeye harcadığı o milyarlarca dolar, en nihayetinde gelip o çocuğun avucundaki paranın hükmünü eritiyor. Devlerin gövdeleri büyüdükçe, bizim dar, Arnavut kaldırımlı sokaklarımıza düşen gölgeler uzuyor, alın terinin rengi soluyor. Bizi bu ağır gölgelerin altında ezilmekten kurtaracak olan şey, dışarıdan gelecek bir kurtarıcı veya yukarıdan uzatılacak sihirli bir el değil.
Gerçek diriliş; o beyaz eldivenlerin kibrine sığınmadan, birbirimizin elini çıplak bir samimiyetle tutabilme iradesidir. Asırlık o karanlık ezberlerin aksine; insan insanın kurdu değil, yaşayan en kadim kitabıdır. Bazen usulca açıp yapraklarını heceleyerek, bazen de sadece karşısında susarak okumamız gereken derin bir hakikat sarmalı...

15