Bir yanda sayfalar dolusu süslü kürsüler, parlak vaatlerle bezenmiş reçeteler, hiç durmadan esen o yorucu ve köksüz coşku rüzgârları... Diğer yanda, yeryüzü yolculuğunda adım atmanın bile etten ve kemikten bir dağ taşımaya dönüştüğü, dört duvar arasında yankılanan o derin, o dilsiz yorgunluk.
Çağın o sağır edici uğultusuna kapılanlar, başarıyı ardı arkası kesilmeyen bir çığlık, hayatı ise nefessiz kalınan bir panayır yeri zannediyor. Oysa insanın topraktan koparılıp nesneye indirgendiği bu gürültüde, hakikat çoğu zaman fısıldayarak konuşur. Meseleyi kavramak için olayların üzerindeki o yaldızlı etiketleri söküp atmak, tezatları sadece yalın bir gerçeklikle yan yana dizmek icap eder.
Kürsülerdeki çığırtkanlar: "Her sabah hedeflerini yaz, asla durma ve dünyayı fethet." Yatağın kenarında soluklanan insan: "Bugün göğüs kafesimi şişirecek, nefes alacak o kuvveti damarlarımda bulamıyorum."
Piyasanın o parlak vitrinleri: "Asla risk alma, herkesin yürüdüğü o güvenli ve gri yolu takip et." Toprağın altındaki tohum: "Sıradanlık, fark edilmeden, sessizce çürümektir."
İnsanın, kelimelerin tükendiği ve eylemin taş kadar ağırlaştığı o sınır boyuna geldiğinde yaşadığı bu tutulmanın kadim irfanımızda, düşünce dünyamızda bir adı var: Sükût-u İrade.
Bu hal, dışarıdan bakan o yargılayıcı gözlerin sandığı gibi bir tembellik, bir vazgeçiş ya da karakter zayıflığı değildir. Ruhun, ardı arkası kesilmeyen fırtınalar, görünmez tehditler ve yorgunluklar karşısında kendi kapılarını dışarıya kapatıp, içeride sessiz bir kriz masası kurmasıdır. İnsanın yeryüzüyle olan o kadim bağının geçici olarak zedelenmesi; zihnin, en ufak bir hareketi bile sırtında bir dağı taşımakla eşdeğer kıldığı o ağırbaşlı sarsıntıdır.
Peki, bu kuraklıktan, o derin ve gölgesiz çukurdan nasıl çıkılır O devasa adımlarla, büyük iddialarla, bitmek bilmeyen parlak stratejilerle değil. Toprağa düşecek o ilk, o en küçük, ama özgül ağırlığı en yüksek tohumla.
Burada, meselenin kalbine o büyük tuzağı yerleştirmek zorundayız. İnsan, Sükût-u İrade'nin zincirlerini kırıp o ilk adımı atmaya karar verdiğinde, karşısına devasa bir "Görünmezlik Prangası" çıkarılır. Pazarın, kalabalığın ve o güvende olma arzusunun diktiği bu pranga, kişiye sıradan olmasını, göze batmamasını, gri bir kütlenin parçası olmasını fısıldar.
Eğer bir eser kaleme alıyorsanız, bir zanaat ortaya koyuyorsanız veya yepyeni bir fikri insanların vicdanına sunuyorsanız, size öğretilen ilk kural "herkese benzemek" olur. Oysa güvenli sularda yüzmek, fırtınalı bir denizde alınabilecek en ölümcül risktir. Güvenli olan, görünmez olandır. Görünmezlik ise, hangi eseri üretirseniz üretin, o eserin doğmadan ölmesi demektir. Milyonlarca gri kütlenin, birbirinin kopyası olan fikirlerin ve silik hayatların arasında, sadece hakikatin o keskin, o aykırı rengini taşıyanlar konuşulmaya ve hatırlanmaya değerdir.
Kurguladığınız eserin, söylediğiniz sözün bir adı, bir sancağı olmalıdır. Bu sancak, bir açıklama cümlesine ihtiyaç duyan zayıf bir etiket değil; okurun, muhatabın zihninde bir çivi gibi çakılan, onlarda bilişsel bir rahatsızlık ve derin bir merak uyandıran o

27