İçimizdeki o jakoben ses

Limanın o durağan, iliğe işleyen güvenli sularında yıllarca demirli kalmaktan omurgası çürümeye yüz tutmuş o devasa kadırgaları gözünüzün önüne getirin. Onların asıl trajedisi, açık denizlerdeki amansız fırtınalara, devasa dalgalara yenilmeleri değildir; o sığ sularda, kalın halatlarının paslanmasını beklerken kendi kendilerini sessizce yiyip bitirmeleridir.

İnsanın yeryüzündeki serüveni de bundan farksızdır. En ağır felaketimiz, imkânlarımızın noksanlığı yahut nasibimizin darlığı değil; içimizdeki o büyük şaheseri ortaya koymak, asıl yürüyüşümüzü başlatmak için hep o meçhul "kusursuz zamanı" bekleme gafletimizdir.

Kusursuz zaman, hiçbir zaman gelmeyecek.

Zaman, insanoğlunun en büyük yanılgısıdır. Bizi durduran gerçekten vakit darlığı mı Yoksa zihnimizin o ıssız dehlizlerinde her gün kendimize karşı kurduğumuz o sessiz ve acımasız mahkeme mi İçimizde, tepeden inmeci, tahammülsüz ve jakoben bir ses sürekli yankılanıyor. Bizi eksiğimize ikna etmeye çalışan, liyakatimizi durmadan sorgulayan ve büyük adımlar için hep "henüz erken" olduğunu dikte eden o amansız infazcı...

İnsanın ruhunda açılan en derin gedikler, dışarıdan gelen kılıç darbeleriyle değil, işte bu sessiz mahkemenin verdiği haksız kararlarla kanar.

Çağın hız sarhoşu kalabalıkları, küresel buhranların ve bitmek bilmeyen tüketim ihtiraslarının arasında kaybolurken, sarsıcı bir çelişkinin tam kalbinde duruyor. Bilim, hücresel zevalin mutlak bir alın yazısı olmadığını; insanın zihinsel bir berraklıkla o beklenen yaş sınırlarını çok ötelere taşıyabileceğini söylüyor. Biyolojik saatimiz ile takvim yaşımız arasındaki makas; neyi yediğimiz, nasıl uyuduğumuz ve en çok da kendimize ne fısıldadığımızla her gün yeniden şekilleniyor. İnsan, kendi yıkımının da inşasının da baş mimarıdır.

Fakat diriliğe namzet bir bedenin içine, cehennemi yaşatan bir zihni hapsetmenin ne anlamı var

Biz dünyayı olduğu gibi değil, kendi yaralarımızın ve o köklü güvensizliklerimizin penceresinden görüyoruz. Zihnimizin ürettiği o mefluç edici korkuların ne kadarı sahici Aslında ömrümüz, büyük ölçüde hiç gerçekleşmeyen felaketlerin yasını tutmakla, vehimlerin peşinde sürüklenmekle heba oluyor. Geleceğin belirsizliğinde boğuluyor, hayalî senaryoların içinde kendi giyotinimizi bizzat kuruyoruz.

En büyük acıları, henüz yaşanmamış ve muhtemelen hiç yaşanmayacak ihtimaller uğruna çekiyoruz.