Yazar, bir kütüphanede gördüğü genç kızın okuma alışkanlığı üzerinden, nitelikli okuma yapmanın seçicilik gerektirdiğini savunuyor. İddiasını somut bir gözlemle ortaya koyan yazar, her şeyi okumanın gürültü içinde sessizliği bulamama anlamına geldiğini ileri sürüyor. Ancak bu yaklaşım, her okuyucunun bilinçli bir seçim yapacak kadar kültür birikimine sahip olduğu varsayımını taşıyor; acaba düşük okur yazarlık oranında bu seçicilik lüksü gerçekçi mi?
Geçen hafta kütüphanenin önünde hayal kuruyordum. Deniz kokusu uzaktan geliyordu, tuzlu ve hafif, sanki bir hatırlatma gibiydi. Bu şehirde son günlerde "kütüphane" kelimesi bambaşka bir yere düştü zihinlerde. Beşiktaş'tan Etiler'e, Bebek'ten Kuruçeşme'ye, Sarıyer'e uzanan o gecenin sabahında herkes aynı soruyu sordu: Hangi kütüphane Cumhurbaşkanı dün tam bunu söylüyordu, "yuvaları dağıtan, ocakları söndüren bağımlılık illeti" artık en beklenmedik mekanlarda, en beklenmedik kapılardan giriyor. Ben o sabah başka bir kütüphaneye adım attım. Alman ekolü cinsinden bir kütüphaneye.
İçeri girince gül ağacı tonlarındaki parkelerde usulca ilerlemeye başladım. Buram buram kitap kokusu sardı her yanımı. İçimden geçirdim: Her şeyi koklamak olmaz. Ünsiyet peyda olur.
Tam o sırada gözüm bir kıza ilişti. Kütüphane görevlisine bir şeyler sordu, görevli eliyle işaret etti: "Şu haki ceketli adama sor." Kızın spor ayakkabılarının silikon tabanı ahşapla buluştukça usul usul bir tempo tutturdu, sanki hayalinde yarım bıraktığı kitaplar ona kılavuzluk ediyordu. Gözlerinde garip bir ışık vardı, edebiyatın henüz bozulmamış o ilk masumiyeti. Ben köşemden izliyordum. İçimden: Yabu, ne buluyorlar burada sabahtan akşama kadar
"Abi, ne okumalıyım"
Kütüphane mütevellisi kitabından başını kaldırdı. Acele etmedi, o yorgun bilgelikle bir an baktı kıza:
"Sen ne okuyorsun genelde"
Genç kız hafif bir gururla karşılık verdi, sanki elindeki en büyük marifetini paylaşıyordu:
"Valla ben ayırt etmem, her şeyi okurum."
Sessizlik. Kütüphane mütevellisi kitabını kapamadı, sadece parmağını sayfalar arasına sıkıştırdı. Sonra:
"O zaman tam bu yüzden her şeyi okumamak lazım."
Adam ona eğildi, sessizce bir şeyler fısıldadı. Kız döndü, raflara yürüdü. Durdu bir rafın önünde, bir ayağı sabit, gözleri kitap sıralarında geziniyordu. Sanki bir ayağını yere çivilemişti, diğeriyle tüm o rafları ölçüyordu. Elinde tek bir kitapla çıkıp gitti. Ben arkasından baktım. İçimden bir şeyler kaydı yerinden. Belki bir bilinç oyunuydu. Belki de odaklanmak için gereken tek şey buydu zaten, önce neyi okumayacağını bilmek. Zaman mı durmuştu, mekân mı ertelenmişti, bilmiyorum. Kaylulede açılan pencereler hep böyledir, içinden geçersin ama ne zaman girdiğini hatırlamazsın.
Yıllardır içimize işlenmiş o kutsal yalanla yüzleştim: Ne bulursan oku, ayırt etme, hepsi faydalıdır. Oysa o haki ceketli adamın söylediği şey, okuma eyleminin özüne dair en sert hakikatti. Her şeyi okumak, aslında hiçbir şeyi görmemektir.
"Her şeyi okuyorum" diyen bir zihin, kütüphanedeki o deve kuşu tüyü toz alıcısını değil, sokak süpürgesini andırır. Oysa o raflar öyle kolay dolmamış. Tartıyla ölçülmüş, hesap makinesiyle hesaplanmış, iki artı iki kesin dört diyen fikirler oturuyor orada. Her kitap sırtı bir mücevher sandığı. Ona rastgele el uzatılmaz. Nitelikli olan bağırmaz. Sessizce köşede bekler. Durmak gerek onu fark etmek için. Seçmek. "Bu değil" demek, "bu da değil" demek. Ve sonunda, "işte bu!" diyebilmek. Tıpkı o kızın o rafın önünde durduğu gibi, bir ayağı sabit, gözleri seçiyordu.

19