Henüz tüm tuşlara basmadık

Gecenin ilerleyen saatleri. Bir odanın kapısı aralık. İçeriden ritmik klavye tıkırtıları ve ardı ardına patlayan sanal mühimmat sesleri geliyor. Ekranda gencecik bir dimağ, Kapalıçarşı'nın asırlık kemerleri, el dokuması halıları ve dekoratif bakır ibrikleri arasında mevzilenmiş, önüne geleni kurşunlayarak ilerliyor. Her isabetli atışta beynine zerk edilen o sinsi seratonin seliyle zafer sarhoşluğu yaşıyor. Hemen yan odada ise babası, telefonun ruhsuz ışığında yankılanan bir dijital münadinin sesine kilitlenmiş durumda. Hollanda'da senede bir kez nitelikli ürünler için yapılan o köklü müzayedelerin aksine, nasıl denetildiği şüpheli , soğuk zinciri meçhul bir sosyal medya mezatından alışveriş yapıyor. Peynir, zeytin, sucuk, bal gibi her gün soframıza koyduğumuz temel gıdaların çevrimiçi bir pey sisteminin nesnesine dönüşmesi, insanın zihninde ne kadar da komik ve bir o kadar da tekinsiz soru işaretleri uyandırıyor değil mi "Acaba ucuza kapatır mıyım" çaresizliğiyle ekran başında pey sürüp parayı havale ediyor, o gıdanın şüpheyle kapısına gelip gelmeyeceğini Allah'a emanet bekliyor. Bir yanda kendi tarihini dijital bir poligonda kurşunlayarak haz alan bir nesil; diğer yanda rızkının sıhhatini ve bereketini tık avcılarının tezgâhında pey sürerek arayan yorgun bir gövde. İlk bakışta birbirinden bağımsız gibi görünen bu iki tablo, aslında zihinlerin nasıl iğfal edildiğinin, şuurun nasıl sessizce uyuşturulduğunun en kusursuz delilidir.

Dünyanın en çok oynanan FPS (birinci şahıs nişancı) oyunlarının ilk beşinden üçünün neden genellikle Orta Doğu topraklarında geçtiğini hiç düşündünüz mü Milyonlarca gencin saatlerini gömdüğü o silahlı çatışma oyunlarında mekân olarak neden Paris'in şık bulvarları veya Londra'nın kuleleri değil de; hep Halep'in dar sokakları, Ortadoğu'nun kalbi veya Kapalıçarşı'nın kadim dokusu seçiliyor sanıyorsunuz Bir coğrafyayı fiziken işgal etmeden önce, o coğrafyayı zihinlerde "olağan bir savaş alanı", yıkılmasında hiçbir beis olmayan bir "harabe" olarak kodlamak zorundadırlar. Batılı akıl kendi vatanını dokunulmaz bir kale olarak işlerken, bizim çocuklarımıza kendi medeniyet beşiklerini tarumar etmeyi, ecdat yadigârı ibriklerin arasında birbirini kırmayı süreli bir heves misali yutturuyor. Bu, namlusuz ve barutsuz bir zihin işgalidir.

İşte bizler, bir odada tarihimizin sanal mermilerle delik deşik edilmesini, diğer odada günlük iaşemizin trajikomik bir karnaval nesnesine dönüşüp kargo köşelerinde heder edilmesini izlerken; asıl büyük ve korkunç yıkım kapalı kapılar ardında, adaletin terazisinde yaşanıyor.

Bir yanda, hayatında memleketinden dışarı adım atmamış, at arabasıyla nafakasını arayan, ilkokul üçüncü sınıftan terk bir erin üzerine yıkılan o sarsıcı hükümler... Diğer yanda ise, milyonlarca lirayı masaya sürüp kendi 'beraat mezatını' kuranların işlettiği o iğrenç "Adalet Borsası". KHK mağdurlarının feryatları arasında yükselen; 2019 yılında Gelecek Partisi'ni kurarak siyasi yürüyüşüne genel başkan olarak devam eden eski Başbakan Ahmet Davutoğlu'nun şu ihtarı, devlete kastedenlerle mücadele ederken terazinin nasıl şaştığını özetleyen tarihi bir vesikadır: "Kim adalet kılıcını bir pis borsa haline dönüştürüp kendi çıkarı için kullanırsa, bilin ki o kılıç daha sonra ona karşı da kullanılır. Adaleti bir kılıç gibi, kendi çıkarı için kullananların iflah olduğu görülmemiştir."

Bizler rızkın, adaletin ve şuurun bu kirli borsalarında debelenirken, aslında namluların sessizce üzerimize çevrildiği o sinsi kuşatmayı, yani Gerasimov Doktrini'ni ıskalıyoruz. Savaş ile barışın birbirine karıştığı; cephelerin topla tüfekle değil, propaganda ve algı illüzyonlarıyla yarıldığı bu bulanık çağda; fütursuzca bir ilkokulu vurup yüzlerce masum kız çocuğunu katledenler, pişkinlikle "Onlar kendi okullarını vurdu" diyerek hakikatle alay edebiliyorlar.

Dönüp o kanlı haritaya ve o riyakâr fotoğraflara bir bakın.

Önce Trump'ın kilisede rahiplerin arasında verdiği o sarsıcı fotoğraf, hemen ardından İsrail'in resmî yayın organlarından Kanal 14 (C14) ekranlarına bizzat servis edilen o ürkütücü görüntü: İsrail Başbakanı Netanyahu'nun bir haham merkezinde akşam parşömenlerini açıp Tevrat okuması… Bunlar basit birer siyasi şov değil; göz göre göre yürütülen küresel bir inanç ittifakının açık ilanıdır. Binlerce yıllık dini metinlerden aldıkları cüretle kan döküyor ve dünyayı ateşe veriyorlar. Bize devlet işlerinde seküler aklın tekilliğini yegâne medeniyet ölçütü olarak sunanlar, kendi kurdukları savaş kabinelerinde kutsal kitapların kehanetleriyle strateji belirliyorlar.

Bırakın devletin zirvesinde ayet okumayı; meydanda sadece bir şiir okuduğu için hapis yatan bir liderin, Türk Silahlı Kuvvetleri Başkomutanı olarak başında bulunduğu bu ülkede güvenle yaşıyoruz. Batılı liderler en umutsuz anlarında inançlarına sımsıkı sarılırken, dünyayı kendi inandıkları kutsal metinlerinin rehberliğinde şekillendirirken; bu topraklarda inancını yaşamaya, kendi köklerinden beslenmeye çalışanlar neden hep bir linç vesilesiyle karşılaşıyor Ve tam da o esnada, merhum Erbakan'ın yıllar önce dile getirdiği o ürkütücü öngörü, sınırlarımıza yaklaşan alevlerin sıcaklığıyla yeniden yüzümüze çarpıyor: 'Suriye-İran düşecek, sıra Türkiye'ye gelecek.'

Bugünkü çaresizliğimizin asıl sebebi, Meryem Suresi'nin o ilahi ihtarında gizli olan evrensel hakikattir: Asıl yıkım, bir neslin kendi manevi pusulasını yitirip dünyevi heveslerin ve sahte nümayişlerin peşinde savrulmaya başlamasıdır. Eskiden pazarda malın bir vakarı, adaletin bir heybeti, rızkın bir bereketi ve sokağın bir hürmeti vardı. Şimdi ise gıda sosyal medyada şüpheli bir kargo paketi, adalet kapalı kapılar ardında bir borsa kalemi, kadim şehirlerimiz ise Batılıların dijital oyunlarında birkaç günlük bir çatışma dekoru.