Tahran'da sabahın erken saatleri. Bir fırının önünde ekmek almak için bekleyen insanları düşünün. Kiminin aklında çocuklarının kahvaltısı, kiminin akşam sofrası, kiminin de ay sonuna kadar yetiştirmesi gereken ev bütçesi var. Binlerce kilometre ötede, ABD'de bir aile hafta sonu barbeküsü için alışveriş yapıyor. Etin, benzinin ve evin diğer ihtiyaçlarının hesabını çıkarıyor. İki ayrı coğrafya, iki ayrı hayat, iki ayrı ekonomik düzen... Fakat ikisinin de ortak bir meselesi var: Geçim derdi.
Savaşın haritasına bakıldığında ülkeler, cepheler, askerî kapasite ve stratejik hedefler görülür. Halkın sofrasına bakıldığında ise başka bir bilanço ortaya çıkar. Bir yerde ekmeğin fiyatı, başka bir yerde aracın deposunu doldurmanın maliyeti konuşulur. Siyasi kararlar başkentlerde alınır; bu kararların ekonomik ve toplumsal sonuçları ise milyonlarca insanın gündelik hayatına dağılır.
ABD Enerji Enformasyon İdaresinin verileri, bu ilişkinin somut bir örneğini sunuyor. ABD'de normal benzinin galon başına ulusal ortalama fiyatı 31 Ağustos 2026'da 4,071 dolarken 5 Ekim'de 4,354 dolara yükseldi. Artış yaklaşık yüzde 7 düzeyinde. Fiyat, 21 Eylül'de 4,478 dolara kadar çıktıktan sonra geriledi. Bu değişim her Amerikan ailesinin bütçesini aynı ölçüde etkilemiyor. Geliri, yaşadığı yer ve ulaşım imkânları farklı olan insanlar aynı fiyat artışını farklı biçimlerde hissediyor. Yine de akaryakıt maliyetindeki yükselişin hane bütçesine baskı yapması, savaşın etkilerinin coğrafi sınırları aşabildiğini gösteriyor.
İran'da ise halkın ekonomik yükü çok daha ağır ve uzun bir geçmişe dayanıyor. Yaptırımlar, yüksek enflasyon, para birimindeki değer kaybı ve alım gücündeki aşınma, gündelik hayatın sınırlarını daraltıyor. Bir ailenin gelirini temel ihtiyaçlara yetiştirme çabası, yalnızca fiyat etiketleriyle açıklanamayacak kadar karmaşık. Üretimden dış ticarete, istihdamdan sağlık hizmetlerine kadar uzanan bir dizi etken, insanların hayatını doğrudan belirliyor.
İranlı bir ailenin geçim mücadelesiyle ABD'deki bir ailenin artan yakıt giderini aynı kefeye koymak doğru olmaz. Ekonomik koşullar, gelir düzeyleri ve sorunların ağırlığı farklı. Fakat bu farklılık, iki ülkede de sıradan insanların siyasi ve ekonomik gelişmelerin sonuçlarını taşımak zorunda kaldığı gerçeğini değiştirmiyor. Karşılaştırmanın anlamı, acıları eşitlemekte değil, kararların insan hayatına nasıl yansıdığını görebilmekte.
Üstelik bir ülkenin gücü, yalnızca savunma kapasitesiyle ya da uluslararası pazarlıklardaki konumuyla ölçülemez. Sağlık hizmetlerini sürdürebilmesi, bilimsel araştırmalarını koruyabilmesi, yetişmiş insanlarını elinde tutabilmesi ve toplumun temel ihtiyaçlarını karşılayabilmesi de o gücün parçalarıdır. İran'ın sağlık ve bilim alanındaki birikimi bu açıdan ayrıca önem taşıyor.
İran'ın bilimsel geçmişinde Pasteur Enstitüsü ve Razi Aşı ve Serum Araştırma Enstitüsü gibi köklü kurumlar bulunuyor. Bu kurumların varlığı, ülkedeki bütün sağlık sorunlarının çözüldüğü ya da üretilen her ürünün tartışmasız üstün olduğu anlamına gelmiyor. Ancak araştırma, aşı geliştirme, hastalıklarla mücadele ve sağlık alanında insan kaynağı yetiştirme bakımından oluşturulmuş birikimin değerini de ortadan kaldırmıyor. Bilimsel kapasite, yıllar boyunca yetişen uzmanların, yapılan araştırmaların ve kurulan iş birliklerinin toplamıdır.
Bu nedenle bilim kurumlarının zarar görmesi, yalnızca bir ülkenin kendi meselesi olarak değerlendirilemez. Dünya Sağlık Örgütünün 9 Nisan 2026 tarihli durum raporunda, İran Pasteur Enstitüsünün 2 Nisan'daki saldırılarda ağır hasar gördüğü bildirildi. Scholars at Risk tarafından yayımlanan raporda da 6 Nisan'da Şerif Teknoloji Üniversitesindeki binaların ve araştırma birimlerinin hava saldırılarında zarar gördüğü aktarıldı.
Bu haberlerin gerisinde, kamuoyunun her zaman göremediği bir kayıp bulunuyor. Bir araştırma merkezinin hasar görmesi, yalnızca binanın onarılmasıyla telafi edilemeyebilir. Çalışmaların kesintiye uğraması, araştırma takvimlerinin aksaması, bilim insanlarının güvenliğinin tehlikeye girmesi ve yetişmekte olan araştırmacıların imkânlarını kaybetmesi, etkileri yıllara yayılabilecek sonuçlar doğurabilir. Bir laboratuvarın kapısının yeniden açılmasıyla bilimsel faaliyetin eski ritmine dönmesi aynı şey değildir.
Bilimin değeri, yalnızca onu üreten ülkenin sınırları içinde kalmamasından gelir. Bugün bir ülkede yürütülen araştırma, yarın başka bir ülkedeki hastanın tedavisine katkı sağlayabilir. Bir yerde geliştirilen yöntem, başka bir yerdeki sağlık çalışanının imkânlarını genişletebilir. İran'da üretilen veya araştırılan bir ilacın gelecekte Gazze'deki Filistinli bir bebeğin tedavisine katkıda bulunması da ihtimal dâhilindedir. Bu, söz konusu araştırmaların bugün böyle bir sonuca ulaştığına dair bir iddia değil; bilimsel birikimin sınırları aşabilen niteliğine ilişkin bir örnektir.
Bu yüzden bilim kurumlarına verilen zarar, yalnızca İran'ın kaybı olarak okunamaz. İnsanlığın ortak bilgi birikimi, ülkelerin siyasi ilişkilerinden daha geniş bir alana yayılır. Bir ülkede kesintiye uğrayan araştırmanın sonuçları başka toplumlara da ulaşabilir; bir ülkede korunan bilimsel imkânlar ise gelecekte çok daha geniş bir kesime yarar sağlayabilir. Bu karşılıklı bağımlılık, bilimsel kurumların korunmasını insani bir mesele hâline getirir.

18