Gulyabani ile Derviş

Yalnızlığı seçmek, bu topraklarda her zaman bir hesap verme meselesine dönüşmüştür. "Neden evde oturuyorsun, neden kenara çekiliyorsun" soruları aslında hiç de merak taşımaz. Hepsi aynı derin kaygının farklı kılıflarıdır: Topluluktan kopan insanın başı belaya girer.

Bu inanç öylesine kök salmıştır ki, yalnızlığı tercih eden kişi bile kendini savunmak zorunda hisseder. Oysa asıl sormamız gereken soru çok daha nettir: Hangi yalnızlıktan bahsediyoruz

Kültürümüz bu noktada köklü bir tenakuz, hatta keskin bir yol ayrımı barındırır. Bir tarafta insanı sürekli cemaatle, mahalleyle tanımlayan ve "sürüden ayrılanı kurt kapar" diye fısıldayan kadim korku vardır. Bu korkuda yalnızlık, karanlık bir ormanda pusuda bekleyen Gulyabani'ye döner; ensesinde soğuk nefesini hissettiğiniz, ruhunuzu kemiren tekinsiz bir canavardır.

Öteki tarafta ise bambaşka, çok daha eski ve aydınlık bir miras durur: Hira mağarasında inzivaya çekilen Peygamber'in sünneti, Yunus'un dağlara sığınışı, dervişin asırlardır göğsünde taşıdığı "halvet der encümen" düsturu. Kalabalığın tam ortasında bile içten içe yalnız ve bütün olmak; halk içinde Hakk'la bir nefes gibi bütünleşmek. Bunu içeriden yaşayarak değil; ama hayranlık ve özenle, dışarıdan bakan biri olarak yazıyorum.

İki yalnızlık arasındaki fark, niyette saklıdır.

Eğer yalnızlık insanlara duyulan nefretten kaynaklanıyorsa sizi zehirli bir yankı odasına hapseder. Kendi sesinizden başkasını duymaz, hakikate giderek sağırlaşırsınız. Ama eğer yalnızlık zihni bilemek, ruhu nadasa bırakmak ve dünyaya daha gür bir seda ile dönmek için seçiliyorsa, işte o zaman stratejik bir duruşa dönüşür. Birincisi yalnızlığın kabuğudur, ikincisi ise özü; biri sizi yutar, öteki sizi yeniden doğurur.

Büyük edebiyat da bu ayrımı çok önceden, adeta bir neşter gibi keskinleştirmişti. Tolstoy'un "İvan İlyiç'in Ölümü"nde, ölüm döşeğindeki memur, evinin en kalabalık odasında bile tarifsiz bir yalnızlığın pençesindedir. Yıllarca toplumun onayına göre yaşamış, rollerini kusursuz oynamış. Ama son nefesini verirken o kalabalık ona deva olmaz. Gulyabani dışarıda değil, yıllardır beslediği o sahte hayatın ta kendisidir.

Öte yandan, Amerikalı düşünür Henry David Thoreau, Walden ormanının kıyısına çekilerek şöyle haykırır: "Ormana gittim çünkü bilinçli yaşamak istedim. Ölüm anı geldiğinde, gerçekten yaşamamış olduğumu keşfetmemek istedim." Bu inziva, dervişin halvetinde aradığı bütünlüğün ta kendisidir; dış dünyayı reddetmek değil, iç dünyayı bileyip dünyaya daha berrak bir bakışla dönmektir.

Derviş kalabalıkta, düşünür ormanda; ikisi de aynı ateşle yanar.

Bugün bu yol ayrımı her zamankinden daha keskin. Telefonlarımız ortalama dört saatimizi alıyor; her bildirim bir "var olma" çağrısına dönüşüyor. Sükût etmek artık teknik bir tercih değil, neredeyse siyasi bir eylem sayılıyor. Her meselede hemen taraf seçme baskısı bizi sürekli birinci tür yalnızlığa, o hastalıklı Gulyabani'ye sürüklüyor. Kutuplaşma derinleştikçe bu baskı artıyor; çünkü taraflar artık karşı tarafa değil, yalnızca kendi yankılarına sesleniyor. Balonların içindeki yalnızlık, Gulyabani'nin