Sahurun bereketli telaşı dinmiş, imsak vaktinin o ağırbaşlı sükûneti şehre çoktan çökmüşken başlayalım söze. Ramazan ikliminin sokakları sardığı bir pazar sabahının; dünyevi ihtiraslardan arınmış, kendi içine çekilmiş o derin sessizliğinde... İnsanın gürültüden uzaklaşıp sükûnete kulak verdiği bu telaşsız anın hemen ötesinde, coğrafyamızın kalbinde ise gökyüzü füzelerin kızıl ağzıyla yırtılıyor.
Füzeler yine bir Ramazan ayında düşüyor. Bu bir tesadüf değil.
Sözde "Destansı Öfke" adını verdikleri bir yıkım projesiyle coğrafyaları havadan dizayn etmeye kalkışanlar, Tebriz'de "Çocuklarım titriyor, gidecek hiçbir yerimiz yok" diyerek ağlayan bir annenin feryadını kutsal bir misyon yalanıyla ambalajlıyor. Bir yanda sınır komşumuzun üzerine ölüm yağdırıp "İşi bitirin!" naraları atan Siyonist kibir, diğer yanda dünyayı ateşe verdikten sonra kendi milyarlık sığınaklarına çekilen küresel baronlar... Ve ne acıdır ki, İslam coğrafyasının makûs talihi gibi yinelenen bu kanlı tekerrürü, ekranların ardında hissizleşmiş birer seyirci gibi kanıksayarak tüketmemiz öngörülüyor.
Seyretmemiz ve susmamız isteniyor.
Peki, çivisi çıkmış, insanlığın ahlaki şirazesi paramparça olmuş bu hengâme içinde erdemli kalabilmenin bir bedeli yok mu
Yıllar evvel bu gidişatın sonunu görüp uyarılarda bulunanlara karamsar yaftası vuranlar, bugün en karanlık kıyamet kehanetlerini birer sektör gibi pazarlıyorlar. Kendi kurdukları sömürü çarkı kırılırken, milyonların hayatını sırf kendi iç siyasetlerindeki bir gövde gösterisi uğruna hiçe saymanın kibriyle hakikat duvarına çarpıp paramparça oluyorlar. Bütün tarih; şiddetin ve yozlaşmanın zehirli bir kokteyli halinde tam burada tekerrür ediyor.
Neden bu çöküşü durmadan okuyor, izliyor ve konuşuyoruz
Çünkü çağın ağrısını çeken kalabalıklar korkunç bir ruhsal kimsesizlik içinde. Uçuruma doğru son sürat yuvarlanan bir aracın içinde, bizimle aynı akıbete sürüklenen yığınları seyredip, "En azından yalnız ölmeyeceğiz" tesellisine sığınmak, insanlara o tuhaf ve hastalıklı avuntuyu veriyor.
En tehlikeli uyuşturucu, çaresizliği bize kader diye yutturan o sinsi söylemdir.
Çürümüş bir düzende felaketlerin birbirini izlemesini seyredip, fildişi kulesinden ağıt yakmak, bir mütefekkirin vazifesi olamaz. Evet, bu satırları kâğıda dökerken kelimelerime sızan o ağır melankolinin farkındayım. Fakat kalemimi; füzelerin aydınlattığı bu zifiri karanlıkta bir ağıt yakmak için değil, şaşmaz bir pusula olması niyetiyle yontuyorum. Çünkü melankolik kibir, eylemsizliğin ta kendisidir.
Bu eylemsizlik girdabından nasıl çıkacağız Bir hattatın rahlesine eğildiği o ilk anı düşünün. Kâğıdın üzerinde sayısız leke, barut izi, gözyaşı ve büyük bir kargaşa olabilir. Fakat usta bir el, o karmaşanın tam ortasına nefesini tutup, zerre titremeden dimdik bir "Elif" çeker. İşte şirazesi kaymış bir çağda, dağılan anlamları toparlayan yegâne güç o duruştur.
Bu yozlaşmış dünyada erdemli olmak, coğrafyamızın üzerine çöken o karmakarışık girdabın ortasına dimdik bir Elif gibi durabilmektir. Rüzgâra göre eğilmemek, Orta Doğu'nun eğri ve kanlı çizgilerine inat, istikameti bozmamaktır.

18