Dünyanın yeni ölçüsü

Dünyanın ritmi değiştiğinde ilk bozulan takvim yaprakları değildir; insanların olayları tartma biçimidir.
Bir yanda Kopenhag'da müttefiklerin karar masaları toplanıyor: "Küresel güvenliği sarsılmaz bir iradeyle tahkim ediyoruz" metni imzalanıyor. Düne kadar en yüksek perdeden yankılanan siyasi hamaset, masanın etrafında yerini sessiz ve soğuk bir 'stratejik mecburiyete' bırakıyor. Diğer yanda aynı saatlerde Hürmüz Boğazı: Üç enerji tankeri rotasını değiştiriyor, küresel sigorta primleri saatler içinde dört katına çıkıyor.
Aralarındaki o derin boşluğa bakıldığında karşımıza tek bir gerçek çıkıyor. Eskilerin ferasetle isimlendirdiği, düşünce dünyamızın derinlerinden süzülen bir kavram: Temkin-i Küllî.
Temkin-i küllî, yalnızca değişen rüzgâra eğilmek değildir. Değişimin tam kalbinde, fırtınanın gözünde kendi ağırlık merkezini felsefi bir vakarla yeniden kurabilmektir. Bir ağacın dalını rüzgâra bırakması gibi değil; toprağın altındaki köklerin, gövdeye binen yeni yükü omuzlamak için toprağa daha sıkı tutunmasıdır. Bütün mesele de tam bu kök nizamında başlar.
Çünkü artık hiçbir coğrafya yalnızca namluların gölgesiyle veya kasalarındaki altınla kendini izah edemiyor. Güvenlik, sofradaki ekmeğe; enerji, devletin diplomatik masasına; ticaret, sınır boylarındaki sükûnete bağlanıyor. Küresel enerji krizinin dünyayı savurduğu bir evrede, dışarıdaki şoklara karşı rüzgârın ve yerli kaynağın gücünü toprağa bağlamak salt bir altyapı meselesi olmaktan çıkıp, devletin stratejik otonomi zırhına dönüşüyor. Haritadaki görünmez bir çizgi ile evdeki hesap arasındaki bağ, çağımızın üstü örtülemez hakikatidir. Bu yüzden yeni dönemin asli sorusu, ne kadar büyük olduğumuzdan ziyade sarsıntı geldiğinde ne kadar bütün kalabildiğimizdir.
İstikrarı çoğu zaman yaprak kımıldamaması sanıyoruz. Oysa hakiki istikrar, hiçbir şeyin değişmemesi değil; değişen şartlar karşısında dağılmadan, zerre zerre ve vakarla yeniden yerleşebilme kabiliyetidir.
Burada devlet aklının en ağır sınavı sahneye çıkar: Artan jeopolitik sıkletin getirdiği diplomatik kazanımları, içerideki günübirlik polemiklerin kırılganlığına feda etmeden sarsılmaz bir kurumsal yapıya çevirebilmek. Siyasetin kendine özgü dilinde ve diplomaside sözün bir özgül ağırlığı vardır. Bu ağırlık, sahada yaratılan somut gerçekliğin, harcanan söz hacmine bölünmesiyle ortaya çıkar. Sükût, çoğu zaman en sarsılmaz kudrettir. Gereksiz yere sarf edilen her fazla kelime, her yüksek perdeden nida, masadaki o vakur ağırlığı eksiltir.