Devletin ağırlığı

Bir devletin ağırlığı, yalnızca sahip olduğu askerî güçle, ekonomik büyüklükle veya diplomatik nüfuzla ölçülmez. Asıl ağırlık, şartlar değiştiğinde kendi kararını kendi iradesiyle alabilmesinde ve aldığı kararın arkasında sağlam bir kurumsal düzen bulunduğunu gösterebilmesindedir.

Ortadoğu bugün bunun çarpıcı bir örneğini önümüze koyuyor.

Amerika Birleşik Devletleri'nin 30 Eylül'de Irak'taki askerî çekilmesini tamamlaması, yirmi yılı aşan bir dönemin kapanışını gösterdi. Irak kendi güvenliğinde daha fazla sorumluluk üstlenirken bölgedeki güç dengeleri yerinde durmuyor. İran çevresindeki askerî hareketlilik, Hürmüz'ün güvenliği ve enerji arzına ilişkin kaygılar, Ortadoğu'daki her kararın sınırların ötesinde karşılık bulduğunu gösteriyor.

2 Ekim'de G7 ülkelerinin dört ay içinde 100 milyon varillik petrol ve yakıt rezervini piyasaya sürme kararı alması da aynı tablonun başka bir yüzü. Bölgesel bir güvenlik gerilimi, enerji arzına; enerji arzındaki baskı üretim maliyetlerine; üretim maliyetleri de dünyanın farklı ülkelerindeki insanların gündelik hayatına kadar uzanıyor.

Bir bölgede başlayan sarsıntının başka bir coğrafyada fiyat, güvenlik ve gelecek hesabına dönüşmesi artık şaşırtıcı değil.

Tam da burada devletin ağırlığı ortaya çıkıyor.

Devlet, yalnızca kriz anında müdahale eden güç değildir. Kriz karşısında hangi ilkeye göre hareket ettiğini gösterebilen yapıdır.

Türkiye'deki fon meselesine de bu açıdan bakmak gerekiyor.

Sermaye Piyasası Kurulu'nun 17 Eylül'de aldığı kararların ardından yedi portföy yönetim şirketinin kurucusu olduğu 131 fon tasfiye sürecine alındı. Kurul, bu fonlarda 455 bin 758 tekil yatırımcının bulunduğunu açıkladı. Ardından yatırımcıların mağduriyetini azaltmak amacıyla ara ödeme süreci başlatıldı.

455 bin 758...

Bu sayı bir bilanço kalemi değildir.

Her rakamın arkasında bir insan vardır.

Yıllarca biriktirilmiş bir para, emeklilik hesabı, çocuğun eğitimi için ayrılmış birikim, geleceğe ilişkin sessiz bir plan vardır.

Bu nedenle mesele yalnızca finans piyasasının işleyişi değildir. Aynı zamanda kurumlara duyulan güvenin nasıl korunacağı meselesidir.

Devletin burada iki sorumluluğu vardır: Vatandaşın hakkını mümkün olan en güvenli biçimde korumak ve benzer risklerin yeniden ortaya çıkmasını önleyecek kurumsal zemini güçlendirmek.

Burada bir itiraz gelebilir: Kriz anında devlet hızlı davranmalıdır. Fazla prosedür, mağduriyeti büyütebilir.

Bu itirazın güçlü bir tarafı vardır.

Fakat hız ile hukuk birbirinin karşıtı değildir.

Hızlı karar alınabilir. Kararın gerekçesi açık olabilir. Yatırımcının hakkı süratle korunabilir. Denetim güçlendirilebilir.

Devletin gerçek kapasitesi, bu ihtiyaçları birbirine tercih ettirmeden karşılayabilmesidir.

Bu nedenle bundan sonraki aşamada üç konu önem taşıyor: Yaşanan sürecin bütün yönleriyle ortaya konulması, denetim ve erken uyarı düzenlerinin güçlendirilmesi ve yatırımcının benzer durumlarda hangi şartlarda nasıl korunacağının daha anlaşılır hâle getirilmesi.

Bunlar yalnızca finans piyasasına ilişkin tedbirler değildir.

Bunlar vatandaşın devlete duyduğu güvenin kurumsal karşılığıdır.

Tam burada daha hassas bir meseleye geliyoruz.

Bir makamın sahibi değişebilir. Bu, devletin tabiatıdır. Asıl mesele, değişimin hukukî ve kurumsal bir karar olmaktan çıkıp birilerinin "ben istersem değiştiririm" gösterisine dönüşüp dönüşmediğidir.

Bu cümle herhangi bir kişiye veya belirli bir olaya hüküm vermek için değil, devlet düzeninin temel bir ilkesini hatırlatmak için kurulmalıdır.