Bereketin kimyası

Bir dilim ekmeği elimize aldığımızda çoğumuz buğdayın hikâyesini düşünmeyiz. Oysa o ekmeğin içinde güneşin ışığı, yağmurun suyu, toprağın mineralleri, havanın azotu ve bir çiftçinin mevsimler boyunca verdiği emek vardır. Fırından yeni çıkmış ekmeğin kokusu sofraya ulaşır; fakat o kokunun ardında, birbirine bağlı büyük bir üretim düzeni çalışır. Bu düzenin en hassas unsurlarından biri de ölçüdür.

Azot ve fosfor, yaşamın vazgeçilmez yapıtaşlarıdır. Bitkilerin büyümesi, toprağın üretkenliği ve gıda zincirinin devamı bu elementlere bağlıdır. Ne var ki tabiatın terazisinde ihtiyaç ile fazlalık arasındaki mesafe çok incedir. Bitkinin beslenmesi için verilen gübrenin bir bölümü toprağa tutunamaz, yağmurla akarsulara ve göllere taşınabilir. Suda biriken fazla besin maddeleri alglerin aşırı çoğalmasına (ötrofikasyon), oksijenin azalmasına ve su canlılarının yaşam alanlarının bozulmasına yol açabilir.

Hayatı besleyen madde, ölçüsünü kaybettiğinde hayatın kaynağını tüketmeye başlayabilir. Bereketin kimyası biraz da bu ölçüyü bilmektir.

5 Kasım'da açıklanan Milli Enerji 2040 vizyonu, Türkiye'nin önündeki enerji hedeflerini yeniden gündeme taşıdı. Rüzgâr ve güneşte 2040 yılına kadar 175 bin megavat kurulu güce, yani bugünkü gücün yaklaşık dört katına ulaşılması ve yalnızca bu iki kaynak için yaklaşık 100 milyar dolarlık yatırım yapılması öngörülüyor. Bu, enerji geleceğimiz bakımından önemli bir hedef. Ancak meseleye yalnızca kaç santral kurulacağı veya kaç megavatlık kapasite oluşturulacağı üzerinden bakmak, büyük resmin bir bölümünü dışarıda bırakır.

Çünkü enerji, santrallerde başlayıp orada bitmez. Fabrikaya, şehre, ulaşım ağına, tarım makinesine ve nihayet sofraya ulaşır. Enerji bağımsızlığının sınavlarından biri de tarlada verilir.

Bunun en somut örneklerinden biri gübre sanayisidir. Azotlu gübrelerin temel girdisi olan amonyağın üretimi, dünyada büyük ölçüde fosil yakıtlara dayanıyor. Uluslararası Enerji Ajansına göre küresel amonyak üretiminin yüzde 70'inden fazlası doğal gaz temelli yöntemlerle gerçekleştiriliyor. Üretilen amonyağın yaklaşık yüzde 70'i gübre yapımında kullanılıyor. Dolayısıyla doğal gaz piyasasındaki bir dalgalanma, enerji faturalarının ötesine geçerek tarımsal üretim maliyetlerini de etkiliyor.

Türkiye'nin bu alandaki kırılganlığı dikkat çekici. Sanayi ve Teknoloji Bakanlığının sektör değerlendirmesine göre gübre üretiminde kullanılan ham maddelerin yaklaşık yüzde 95'i ithal ediliyor. Tarım ve Orman Bakanlığının 2025 verileri ise kimyevi gübre üretiminin 4 milyon 572 bin ton, tüketiminin 6 milyon 547 bin ton olduğunu gösteriyor. Bu fark, yerli üretimin tarımsal ihtiyacın gerisinde kaldığına işaret ediyor.

Yenilenebilir enerji bu noktada yeni bir imkân sunuyor. Güneş ve rüzgârdan elde edilen elektrikle üretilebilecek yeşil hidrojen, amonyak sanayisinde doğal gazın yerini kısmen alabilecek düşük karbonlu yöntemlerin önünü açabilir. Böylece enerji dönüşümü, gübre üretiminde de teknolojik bir dönüşüme katkı sağlayabilir. Vizyonun bu kapıyı ne ölçüde aralayacağı ise ayrıca sorulması gereken bir soru.

Ancak azot ile fosforu aynı başlık altında toplamak, aralarındaki önemli farkı gözden kaçırmak olur. Azotlu gübre üretiminde doğal gaz ve hidrojen belirleyici bir yere sahipken fosforun temel kaynağı fosfat cevheridir. Bu nedenle fosfor bakımından tedarik güvenliği, geri kazanım ve kaynakların verimli kullanılması öne çıkar. Yenilenebilir enerji bütün gübre bağımlılığını tek başına çözmez; fakat daha dayanıklı bir üretim düzeninin kurulmasına katkıda bulunabilir.