Bilim, evrenin en temel yasalarından birinin "dağılma eğilimi" olduğunu söyler. Termodinamik yasaları, sistemlerin zamanla enerji kaybettiğini, yapıların çözüldüğünü ve düzensizliğe meylettiğini fısıldar.
Kağıt üzerinde denklem böyledir.
Ancak mikroskobu bir su damlasına çevirdiğimizde veya bir molekülün kristalleşme sürecini izlediğimizde, bu "dağılma" denkleme meydan okuyan sessiz bir direnç görürüz.
Gözümüzün önünde duran ama aklımızın sınırlarını zorlayan bir süreç işler orada.
Tanımsızlığın içindeki mimari
Bir kar tanesinin veya tuz kristalinin oluşumunu düşünün. İlk bakışta moleküllerin rastgele titreştiği, yönünü aradığı, henüz bir form kazanmadığı bir sıvı hali vardır.
Ancak tam o noktada; her şeyin iç içe geçtiği, bizim henüz tam kavrayamadığımız o halin içinden filizlenen muazzam bir geometri belirir.
Bir dış müdahale, bir zorlama veya gürültülü bir çarpışma yoktur.
Sanki o moleküller, ne zaman ve nerede durmaları gerektiğini ezelden beri biliyormuşçasına, sessiz bir itaatle yerlerine geçerler. Biz buna dışarıdan bakıp "simetri" deriz, "düzen" deriz.
Oysa bu, kelimelere sığdırılamayacak kadar hassas bir akıştır.
Olanı izlemek
Bilim insanı bu noktada sadece bir gözlemcidir. Mühendis değil, şahit olandır.
O "halin" nasıl olup da milimetrik bir kusursuzluğa dönüştüğünü formüllerle açıklamaya çalışırız. Ancak formüller sonucu anlatır, sırrı değil. O sırrın ne olduğunu anlatmaya, tanımlamaya, etiketlemeye gerek yoktur. Sistem, biz onu açıklasak da açıklamasak da tıkır tıkır işler.
Bize düşen, o işleyişe hayret etmektir.
Toplumsal hayatımızda veya zihin dünyamızda yaşadığımız o "sisli" dönemler de böyledir belki. Her şeyin belirsizleştiği, yönümüzü kaybettiğimizi sandığımız anlar...

21