İnsan bazen hayatının değişmesini ister ama değişmek için gereken ilk adımı atmayı erteler. Yeni bir başlangıcın heyecanını duyar; bilinmeyenin karşısına çıkaracağı ihtimalleri düşününce alıştığı düzene geri döner. Bir yanı başka bir hayatın özlemini taşırken diğer yanı bildiği sınırların içinde kalmayı seçer.
Doğru zamanın gelmesini, şartların olgunlaşmasını, önüne bir fırsat çıkmasını bekler. Günler geçer, sorumluluklar birikir, hayat bütün hızıyla akıp gider. İnsan da çoğu zaman meşguliyetini ilerlemekle karıştırır. Oysa bir gün durup kendisine sorması gereken soru şudur: Bunca çaba beni gerçekten ulaşmak istediğim yere götürüyor mu
Beklemek bazen sabırdır. Bazen de karar vermenin, yanılmanın veya alışılmış düzeni değiştirmenin ertelenmiş hâli. Aradaki farkı belirleyen, zamanın geçmesi değil, o zamanın içinde ne yaptığımızdır.
Bu soruyu bireysel hayatlarımızın sınırlarında bırakabilir miyiz Bir insanın geleceği kendi tercihleriyle şekilleniyorsa toplumların ve ülkelerin geleceği de alınan kararlarla, üstlenilen sorumluluklarla ve ortaya konulan emekle biçimlenir.
29 Ekim, bu soruyu bir millet olarak kendimize sormak için anlamlı bir gündür: Geçmişten devraldığımız mirası, geleceğe nasıl bir ülke bırakmak için kullanıyoruz
Cumhuriyet'in kuruluşunu anlamlı kılan tarihî iradede, şartların kendiliğinden düzelmesini beklemek yerine sorumluluk üstlenmek vardı. Zor bir dönemin içinden, milletin kendi geleceğini belirleme iddiası çıktı. Bu iddia, bir yönetim biçiminin ilanından ibaret değildi; bağımsızlık düşüncesinin, ortak iradenin ve yeni bir başlangıç arayışının somutlaşmasıydı.
Bugünün şartlarını geçmişin şartlarıyla bir tutamayız. Fakat o dönemin kararlılığını anlamak için tarihin bütün ayrıntılarını bugüne taşımaya da gerek yok. Şunu görmek yeterli: Bir ülkenin geleceği, geçmişte elde ettiği başarılarla güvence altına alınmaz; o başarıların üzerine ne koyabildiğiyle şekillenir.
Her kuşak kendi döneminin sorunlarıyla karşılaşır. Bir dönemin önceliği bağımsızlığı kazanmaksa başka bir dönemin sorumluluğu onu güçlendirmek, ekonomik imkânları geliştirmek, bilimi ilerletmek ve gençlere daha geniş bir gelecek sunmak olabilir. Şartlar değişir; sorumluluk duygusunun önemi değişmez.
Bunun için büyük hedefler koymak gerekir, ama hedefleri dile getirmek yetmez. Nitelikli eğitim, bilimsel araştırma, verimli üretim, güven veren kurumlar ve alınan kararların sonuçlarını değerlendirebilme becerisi olmadan hedeflerle hayatın gerçekleri arasındaki mesafe kapanmaz.
Bir ülke, her şeyin kusursuz olacağı günü bekleyerek gelişemez. Eksiklerini görebilmeli, yanlışlarını kabul edebilmeli ve işe yaramayan yöntemleri gerektiğinde değiştirebilmelidir.
İlerlemek, her zaman aynı yolda daha hızlı yürümek değildir. Bazen ilerlemenin ilk şartı, yönünü yeniden belirleyebilmektir.
Bu düşünce, Türkiye'nin 29-30 Ekim tarihlerinde Ankara'da ev sahipliği yaptığı Türk Devletleri Teşkilatı'nın 13. Zirvesi açısından da anlam taşıyor. 29 Ekim'de Dışişleri Bakanları Konseyi toplanırken 30 Ekim'de devlet ve hükûmet başkanları bir araya geliyor. Zirvenin "Türk Yüzyılı: Dilde, Fikirde, İşte Birlik" teması, ortak tarih ve kültürün geleceğe dönük bir iş birliğine nasıl dönüştürülebileceği sorusunu gündeme taşıyor.
Çünkü ortaklıklar bazen bir kelimeyle, bir ezgiyle, tanıdık gelen bir gelenekle başlar. Hiç görmediğimiz bir coğrafyadan gelen türkü bize uzak gelmez; başka bir ülkede söylenen bir kelime, kendi dilimizden bir hatırayı uyandırır. Ortak hafıza, insanlar ve toplumlar arasında görünmez köprüler kurar.
Fakat bu köprülerden geçerek nereye ulaşacağımız da önemlidir.
Kültürel yakınlık, ticaretle, ulaştırmayla, enerjiyle, bilimle ve eğitimle desteklendiğinde daha kalıcı sonuçlar doğurabilir. Gençlerin birbirini tanıması, araştırmacıların ortak çalışmalar yapması, üreticilerin yeni pazarlara ulaşması ve ülkelerin bağlantılarını güçlendirmesi, ortaklığın gündelik hayatta karşılık bulabileceği alanlardır.
Türkiye açısından mesele, tarihî ve kültürel yakınlığı dile getirmekle sınırlı değildir. Bu yakınlığı ülkenin ekonomik kapasitesine, diplomatik imkânlarına ve bölgesel bağlantılarına katkı sunacak somut iş birlikleriyle güçlendirmek de önemlidir. Ankara'daki zirvenin değeri, kurulacak temasların yanında, bu temasların hangi ortak hedeflere ve kalıcı sonuçlara dönüşeceğiyle ölçülecektir.
Birlik, ortak bir geçmişi hatırlamak kadar, ortak bir geleceğin sorumluluğunu üstlenmektir.
Bu sorumluluğun gerçek karşılığı, uluslararası toplantı salonlarının dışındaki hayatta da görülmelidir. Bir çocuğun iyi bir eğitim alabilmesi, bir gencin yeteneğini geliştirecek fırsatlara ulaşması, bir araştırmacının merak ettiği sorunun peşinden gidebilmesi, bir üreticinin emeğinin karşılığını alması... Bunlar birbirinden bağımsız meseleler değil, bir ülkenin geleceğini oluşturan parçalar.
Ekonomik büyüklükler ve ihracat rakamları ülkenin üretim kapasitesini gösterir. Ancak rakamların arkasında insanların hayatı vardır. Üretimin artması kadar verimliliğin yükselmesi, yeni iş alanlarının açılması kadar nitelikli istihdamın gelişmesi, uluslararası bağlantıların kurulması kadar bunların yeni fırsatlar doğurması da önemlidir.
Bir ülkenin geleceğini konuşurken rakamların arkasındaki insanı gözden kaçırmamak gerekir. Çünkü yarın dediğimiz şey, bugün sınıfta sorusunu soran bir çocuğun, atölyesinde yeni bir yöntem deneyen ustanın, laboratuvarında çalışan araştırmacının ve emeğiyle ailesinin hayatını kurmaya çalışan insanların hayatında şekillenir.
Burada bireysel hayatla ülkenin geleceği arasındaki bağ yeniden ortaya çıkar. İnsan, başkalarının başarı ölçülerini kendi hayatının değişmez ölçüsü hâline getirdiğinde yönünü kaybedebilir. Herkesin aynı mesleği seçmesi, aynı hedeflere ulaşması veya başarıyı aynı biçimde tanımlaması gerekmez.
Ülkeler için de benzer bir durum söz konusudur. Dünyanın farklı yerlerindeki başarılı örneklerden öğrenmek, yeni fikirleri değerlendirmek ve değişimi takip etmek gerekir. Ancak başka bir yerde sonuç veren yöntemi, kendi şartlarımızı anlamadan uygulamak her zaman aynı sonucu doğurmaz. Her toplumun tarihî birikimi, ihtiyaçları, imkânları ve öncelikleri vardır.

21