Araf'ta bir sabah

Şehrin uğultusu paslı bir tanin gibi kulaklarımızda; vapur düdüklerinin nevmid haykırışı, martıların o bitimsiz rızık kavgası, egzoz dumanına karışmış bayat simit kokusu, telaş, yeis, umut, plazaların soğuk camlarına çarpan güneş ve o hiç dinmeyen, karınca sürüsü misali koşuşturmaca... Hepsi aynı kazanda, aynı hararetle kaynıyordu.

Sonra bir el, görünmez bir kumandanın düğmesine bastı ve ocağın altını kapattı. Gözümüzü açtık; takvimler değişmiş ama gün değişmemişti.

Hollywood senaristleri buna "Zaman Döngüsü" diyor; biz ise çoğu zaman "kader" deyip geçiştiriyoruz. Oysa ruhumuzun derinliklerinde hissettiğimiz o hafakan, aslında aynı sabahın mahkumu olduğumuzu fısıldıyor bize.

Bill Murray'in o meşhur filminde (Groundhog Day) olduğu gibi, bir fasit dairenin içine hapsolmuş gibiyiz. Sabah uyan, işe git, aynı yüzleri gör, aynı şikayetleri et, uyu ve tekrar et. Peki, bu kozmik şaka, bu bitmek bilmez tekerrür, bize ne anlatmaya çalışıyor

Çoğumuz, tıpkı o filmlerdeki karakterler gibi, bu döngüyle yüzleştiğimizde ilk olarak nefsin o vahşi serazat haline kapılıyoruz. "Nasıl olsa yarın yok, bedel ödemek yok" diyerek, içimizdeki o dizginlenemez kaos arzusunu, yani modern mitolojinin tabiriyle o "Joker"i serbest bırakıyoruz.

Bu, işin en tehlikeli, en süfli mertebesidir.

Zira yarının olmadığı, vicdanın müeyyidesinin askıya alındığı bir dünyada, insan etrafındakileri birer "şahıs" olarak değil, dijital çağın o soğuk ifadesiyle birer "oyun figüranı" (NPC) olarak görmeye başlar. "Nasıl olsa sabah her şeyi unutacaklar" diyerek kalpleri kırmak, hileye başvurmak, sadece anlık hazların peşinde koşmak...

İşte bu, tam manasıyla ruhun intiharıdır.

Çünkü insan, ancak bir "başka"sının gözünde var olur. Karşınızdakini, tepkileri ezberlenmiş, ruhsuz bir dekora indirgediğiniz an, aslında kendi insanlığınızı da öldürmüş olursunuz. Empati yeteneğini kaybeden bir zihin, yaşayan bir ölüden farksızdır. Vicdanın aynası kırıldığında, geriye sadece narsizmin o keskin cam kırıkları kalır.

Ancak bu sahte cennet uzun sürmez; yerini inkıraz ve bıkkınlık alır.

Her gün aynı cümleyi duymak, her gün aynı yemeği yemek, her gün aynı hatayı yapan insanları izlemek... Zaman, akmayan bir nehir gibi kokuşmaya başlar. O döngü, artık bir oyun parkı değil, parmaklıkları görünmeyen bir hapishanedir. Nefes alırsınız ama ciğerleriniz dolmaz. Bağırırsınız ama sesiniz o cam fanusun içinde yankılanıp size geri döner. "Buradan çıkış yok mu" sorusu, zihnin duvarlarını yumruklamaya başlar.

Çaresizlik, bir karabasan gibi göğsünüze oturur. Kaçacak yer, saklanacak delik kalmamıştır.

İşte tam o anda...

O en koyu karanlıkta bir hakikat belirir: Kapı dışarıda değil, içeridedir.

Zaman döngüsü filmlerinin bize öğrettiği, ancak modern insanın gözden kaçırdığı o kadim sır şudur: Kurtuluş, kaçmakta değil, kemâlatta