Ankara ve İran dengesi

İran meselesinde asıl zor olan, kimin haklı olduğunu söylemek değil; bu gerilimin Türkiye'ye hangi sonuçlarla ulaşacağını doğru okuyabilmek.

Washington'dan gelen son mesajlar bu açıdan dikkat çekici. Donald Trump, 3 Kasım'daki ara seçimlerden önce İran'a yeni bir saldırı düzenlenmeyeceğini söylerken görüşmelerin verimli ilerlediğini açıkladı. Fakat aynı gün İran'ın petrol gelirlerini taşıdığı belirtilen 17 gemi ve bağlantılı yapılara yeni yaptırımlar getirildi. Bir tarafta görüşme ihtimali korunurken diğer tarafta ekonomik baskının sürdürülmesi, krizin henüz çözüm aşamasına gelmediğini gösteriyor.

Amerikan siyasetinde İran savaşı artık yalnızca dış politika çevrelerinin konusu da değil. Michigan'da Demokrat Senato adayı Abdul El-Sayed'in, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun ABD'yi İran savaşına ittiği yönündeki sözleri bunun bir örneği. Bu, El-Sayed'in siyasi değerlendirmesidir ve doğrulanmış bir gerçek olarak ele alınamaz. Fakat böyle bir iddianın seçim kampanyasının açık tartışma başlıklarından biri hâline gelmesi bile savaşın Washington'daki siyasi maliyetinin arttığını gösteriyor.

Bu maliyetin bir başka yüzü ekonomi.

Enerji fiyatlarındaki yükseliş, savaşın haritasından çıkıp insanların günlük hesabına giriyor. Akaryakıt, ulaşım, üretim ve gıda fiyatları birbirinden bağımsız değil. İnsanların savaşı anlamaya çalışırken sorduğu soru çoğu zaman jeopolitik olmuyor.

"Bunun bize maliyeti ne olacak"

Türkiye açısından bu soru daha da önemli.

Çünkü İran bizim komşumuz.

İran'da yaşanan gelişmeler Türkiye'ye yalnızca diplomatik açıklamalar üzerinden ulaşmıyor. Sınır güvenliği, enerji, ticaret, göç ve terör riski gibi başlıkların her birinde karşılığını bulabiliyor.

Ankara ile Tahran arasındaki son güvenlik görüşmelerinde PJAK kaynaklı risklerin, yeni nesil organize suçlarla mücadelenin ve güvenlik iş birliğinin ele alınması da meselenin Türkiye bakımından ne kadar somut olduğunu gösteriyor.

Fakat İran dosyasını yalnızca güvenlik penceresinden okumak da yeterli değil.

Türkiye'de vatandaşın İran savaşına bakarken düşündüğü şeylerin başında belirsizlik geliyor. Petrol fiyatları ne olacak Enerji maliyetleri nereye gidecek Ticaret ne kadar etkilenecek Savaş genişlerse yeni bir göç hareketi olur mu

Bu soruların hiçbirinin cevabı bugün kesin değil.

Tam da bu nedenle meseleye abartılı kesinliklerle yaklaşmak yerine ihtimaller üzerinden bakmak daha doğru.

Çatışma sınırlı kalırsa Türkiye açısından ekonomik maliyet yönetilebilir bir seviyede tutulabilir. Gerilim Hürmüz Boğazı'ndaki enerji akışını ciddi biçimde etkilerse tablo değişir. Savaşın İran'ın iç istikrarını uzun süreli biçimde bozması ise güvenlik ve göç başlıklarını çok daha farklı bir noktaya taşıyabilir.

Aynı savaşın üç farklı sonucu olabilir.

Türkiye açısından mesele, hangi ihtimalin gerçekleşeceğini önceden bilmekten çok, bu ihtimallerin her birinin ne anlama geldiğini görebilmektir.

Burada diplomasi önem kazanıyor.

Türkiye'nin İran'la konuşabilmesi, Washington'la temas kurabilmesi ve bölgedeki diğer aktörlerle ilişkisini sürdürebilmesi, krizin bütün taraflarının aynı anda görülebildiği nadir alanlardan biri oluşturuyor.

Dışişleri Bakanlığının açıklamalarında da İran'ın güvenliği ve istikrarının bölge açısından önemi, sorunların diplomatik yollarla çözülmesi ve Hürmüz Boğazı'nda güvenli ve kesintisiz geçişin sağlanması öne çıkıyor.

Bunun Türkiye açısından karşılığı aslında oldukça sade.

İran'ın istikrarsızlaşması Türkiye için otomatik olarak iyi bir sonuç değildir.

İran'ın güçlenmesi de Türkiye için otomatik olarak kötü bir sonuç değildir.

Ölçü, Türkiye'nin güvenliği ve çıkarlarıdır.

Bu ayrım önemli. Çünkü Ortadoğu'da çoğu zaman ülkelerin birbirlerinin zayıflığını kendi kazançları gibi görme eğilimi ortaya çıkıyor. Oysa komşunuzdaki her büyük sarsıntının size de bir maliyeti olabilir.

İran'da uzun süreli bir istikrarsızlık yaşanması, sınırın ötesindeki güvenlik risklerini artırabilir. Yeni göç hareketleri ortaya çıkabilir. Kaçakçılık ve organize suç faaliyetleri farklı kanallara kayabilir. Enerji maliyetleri yükselerek Türkiye'de üretim ve tüketim dengelerini zorlayabilir.

Buna karşılık diplomatik bir çözüm ihtimalinin güçlenmesi, yalnızca İran açısından değil, Türkiye açısından da ekonomik ve güvenlik bakımından daha öngörülebilir bir ortam anlamına gelir.

Sorun varsa çözüm de vardır.

Çözüm her zaman büyük bir anlaşma şeklinde ortaya çıkmayabilir. Bazen gerilimin daha fazla büyümesini engellemek, iletişim kanallarının kopmasını önlemek ve tarafların yeniden konuşabileceği bir zemin bırakmak da çözümün parçasıdır.

İran konusunda bugün ihtiyaç duyulan şeylerden biri de bu gerçekliği görebilmek.