Çengelköy'ün sahilinde, Çınaraltı'nda oturdum dün gece. Yıllar sonra. Berat Kandili programından çıkmıştım. Gece serinliğinde, kendi kendime verdiğim bir yasağı çiğnemiş olmanın farkına vardım. Ve anladım ki, aslında kendime haksızlık yapıyordum.
Çok sevdiğim biriyle bir zamanlar burada oturmuştuk. O anıyı o kadar kutsal saymıştım ki, o mekânı dondurmuştum. "Buraya bir daha başka biriyle gelmem" demiştim. Sanki o güzel anı, o mekânda tek başına yaşanabilirmiş gibi. Sanki yeniden gitmek, o hatırayı kirletecekmiş gibi.
Ne kadar da saçmaymış.
Çünkü o gece orada otururken anladım: Bazıları vefat etsede, o kişi hayatta, vefat etmedi. Ben ise kendimi o güzel anıların esiri yapmıştım. O çağı, o günleri, sahili, her şeyi özlemişim. Ama hepsini bir vitrinin arkasına koyup kilitlemiştim.
Hepimiz yapıyoruz bunu.
Müzik platformlarında atlayarak geçtiğimiz şarkılar var. "Bu şarkıyı onunla dinlerdim" diye. Sanki o şarkı artık bizim değilmiş gibi. Sanki yeniden dinlemek, o anıyı silecekmiş gibi. Oysa belki de o şarkıyı yeniden dinlemek, ona yeni bir katman eklemek demek.
Ya da favori restoranımız. "Özel günler için saklayayım" diyoruz. Sonra hiç gitmiyoruz. Özel gün hiç gelmiyor çünkü. Ya da geliyor ama biz fark edemiyoruz. En güzel kıyafetlerimiz dolabın en derinlerinde asılı kalıyor. "Tam zamanı gelsin" diye. Tam zamanı ne zaman
Hediye aldığımız o güzel defterleri kullanmaya kıyamıyoruz. Sayfaları beyaz kalsın diye. Ama ne işe yarıyor ki beyaz kalan sayfalar
Hayatı "daha sonra" için erteliyoruz. Anıları koruma adına, aslında yeni anılar yaşamaktan kaçınıyoruz. Geçmişi o kadar kutsallaştırıyoruz ki, bugünü yaşamayı unutuyoruz.
O gece Çengelköy'de, Çınaraltı'nda, kendi kendime söz verdim: Artık anılarımı hapsetmeyeceğim. Onları özgür bırakacağım. O güzel yerlere tekrar gideceğim. Belki yalnız, belki başkalarıyla. O şarkıları yeniden dinleyeceğim. O defterlere yazacağım. O kıyafetleri giyeceğim.

23