Aklın vesayeti

Sokrates yazmadı.

Düşüncesini sessiz bir kâğıda teslim etmek yerine insanın, yani tam da bizim gibi karşısında duranın gözlerinin içine bakmayı tercih etti. Konuştu, sustu, itiraz etti, yeniden sordu. Çünkü onun için düşünce, sahibinden koparılıp bir kenara bırakılan cansız bir nesne değil; insanın kendi toprağında kan ter içinde yürüdüğü, hata yapmayı göze aldığı çetin bir yolculuktu.

Platon'un Phaedrus'unda anlatılan o kadim hikâyenin yüzyıllar sonra hâlâ yolumuzu kesmesi tesadüf değildir. Yazının hafızayı güçlendireceğini müjdeleyen Theuth'a karşı Kral Thamus, insanın kendi içsel emeğini kullanmak yerine dışarıdaki yabancı işaretlere yaslanmasından endişe eder. Sokrates'in taşıdığı bu endişenin özü sarsılmazdır: İnsan, hazır cevaplarla çok şey biliyor gibi görünebilir; fakat bilmek ile bilge olmak aynı toprağın mahsulü değildir. O, insanı bilge yapacağı iddia edilen bu yeni icadın, aslında düşünme eylemini ortadan kaldırmasından korkmuştu.

Ve insanlık, o günden beri aynı sınamadan geçiyor. Hayatımızı kolaylaştıran her yeni imkân, aslında zihnimizin bir başka odasını boşaltmamızı talep ediyor. Yolları ezberlemeyi, hesapları akılda tutmayı çoktan dışarıya devrettik. Bunda yadırganacak bir şey yok; heybemizdeki bu sıradan yükleri attığımızda, muhakememize daha fazla yer açtığımızı söyledik hep.

Fakat bugün çok daha ağır bir eşikteyiz. Sadece hafızamızı değil, bizzat karar verme yetimizi, kendi hükmümüzü kurma çilesini dışarıya devretmenin kıyısındayız.

Çünkü düşünmek, insana ağır gelen, bedeli yüksek bir çiledir. Anlam belirsizliğine tahammül etmeyi, doğruyu bulmadan önce kendi kendine yanılmayı göze almayı gerektirir. İnsanın doğasında bu ağırbaşlı zahmetten kaçıp, en hızlı, en çabasız ve en hazır olana yönelme eğilimi vardır. Karşımızda hiç sabırsızlanmadan, hiç yorulmadan bize kesin hükümler sunan dışarıdaki o "hazır akıllar", içimizdeki bu tembellik arzusunu avlıyor. Bir süre sonra kendi kendimizle baş başa kalıp bir meseleyi içimizde demlendirmek, o sancıyı çekmek gereksiz bir zaman kaybı gibi gelmeye başlıyor.

Bu hız ve kolaylık arzusunun bizi nereye savurduğunu anlamak için dünyanın bugünkü soğuk kurgusuna bakmak yeterli.

16 Eylül akşamı, dünyanın dört bir yanında aynı anda yanan ekranlar vardı. Borsa İstanbul'un kırmızıya dönen rakamları, daha ertesi gün yeşile döndü; ekranın başındaki adam kahvesini soğutmadan bu dönüşe tanık oldu, çünkü sarsıntıyı savuşturmak bu topraklarda yabancı bir refleks değildi. Tam o saatlerde Ortadoğu'da, düne kadar birbirinin adını dahi anmayan başkentler, kendi topraklarına yönelen ağır taarruzları savuşturmak için yabancıların kurduğu görünmez köprüler üzerinden kapalı kapılar ardında yeni güvenlik denklemleri yazıyordu. Washington'da ise bir salonun ışıkları altında, aylarca üzerinde tartışılan bir cümle birkaç saniyede metne döküldü.

Dünya, kendi menfaatleri etrafında her gün, her saat kendisini işte böyle yeniden hesaplıyor. Dün düşen bugün kalkıyor; dün aynı masaya oturması tahayyül edilemeyenler, bugün güvenlikleri için tereddütsüz ittifaklar kuruyor.

Bizler ise bu devasa hızın ortasında, insan ömrünün aynı esneklikle yaşanamayacağını unutuyoruz. Bir insan, bir aile veya bir ülke hakkında vereceğimiz kararların bedeli, ertesi gün ekrandan silinecek bir rakam değildir. İşte bu yüzden dünyanın geri kalanı durmaksızın hesap yaparken, insanın dönüp kendi vicdanının ve aklının çetin muhasebesini yapması gerekir.

Bugünün en büyük yanılgısı, bir cevaba ulaştığımızda işin bittiğini sanmaktır. Oysa mesele doğru cevabı bulmak değil, o cevaba ulaşırken içinden geçtiğimiz o sarsıcı anlama çabasıdır. Bilgeliğin kadim kuralıdır: Hiçbir zaman sorgulanamayan hazır cevaplardansa, cevaplanamayan soruların insana kattığı haysiyet çok daha büyüktür. Eğer bugün zaman kazanmak adına anlamanın yükünü tamamen dışarıya atarsak, bugünün kolaylığını ödünç alır, yarın kendi idrakimizden öderiz. Zihnin o kendi kendini var etme kası, kullanılmadıkça sessizce erir.