Mart ayının o keskin soğuğu, hastane koridorundaki mermer zemine çarptığında, duvardaki saat saniyeleri değil, koca bir asrın yorgunluğunu sayıyordu. Bekleme salonundaki deri koltuğun üzerine bırakılmış eski bir palto, sahibinin omuzlarındaki yüzyıllık yükü tek başına sırtlanmış gibi iki büklüm durmaktaydı. Işıklar cılızdı, etraftaki tüm sesler yutulmuş, geriye sadece o paltonun kumaşına sinmiş ağır bir sessizlik kalmıştı.
Sonra o kapı kapandı; fakat susan yalnızca yorgun bir nefesti.
Ardında çürümeye yüz tutmuş bir boşluk değil; satırlara kazınmış koca bir asrın arşivi, raflara sığmayan devasa bir külliyat ve zihinlerini kendi elleriyle şekillendirdiği binlerce talebenin bitmeyen yankısı kaldı. 13 Mart günü yalnızca bir takvim yaprağı düşmedi yere; koca bir kütüphane, tek bir kalp atışının durmasıyla sessizliğe gömüldü ve Prof. Dr. İlber Ortaylı gözlerini bu aleme yumdu. Haber bültenlerine, taziye mesajlarına, caddelere taşan o devasa kalabalığa bir bakın. Yüzlerce siyasetçi, binlerce demeç, milyonlarca başsağlığı dileği. Herkes onun bir parçası, herkes onun yakını, herkes onun yoldaşı.
Geniş kitlelerin, uçsuz bucaksız bağlantıların, bitmek bilmeyen tanıdık listelerinin bizi güvende tuttuğuna inandırıldık. Çokluğun, ihtişamlı bir zırh olduğu vaaz edildi hepimize. Ne kadar çok el sıkışırsan, düştüğünde seni tutacak o kadar çok elin olur masalıyla büyütüldük. Kalabalıkların bir gün bizi mutlak bir yalnızlıktan kurtaracağı yanılgısına sımsıkı sarıldık.
Fakat düşüşün değişmez ve sarsıcı bir yasası vardır.
Aşağıya doğru amansız bir hızla çakılırken, birbirine zayıf düğümlerle bağlanmış binlerce ince iplik saniyesinde kopar. Sizi o uçurumun kenarında tutacak olan şey, ardınızdan dökülen yüz binlerce kelime değil; toprağa derinden saplanmış sarsılmaz bir halat ve kalbi hakikate bağlayan o tek, kopmaz halkadır. O dipsiz boşluk ayaklarınızın ucunda açıldığında, etrafınızdaki o ihtişamlı aydınlık aniden kesilir, yüzlerce silüet karanlığa karışır ve geriye sadece tek bir yüz kalır.
Şimdi hastanenin o soğuk mermerlerini geride bırakıp, 16 Mart sabahı Fatih Camisi Haziresi'nde açılacak o toprağa dikkatlice bakın. Orası sıradan bir çukur değil; asırların üst üste katlandığı, nefes alan bir arşividir. Yeryüzünün o yorgun 'yaşayan arşivi', şimdi Fatih'in ebedi medresesinde, gerçek hakikatin sarsılmaz arşiviyle buluşmaya gidiyor. Hastanenin o genzi yakan keskin kokusu, o tarihi avluda aniden 1453'ün barut ve gül suyu kokusuna karışacak. Zamanın sınırları eriyecek. Koca bir ömrü imparatorlukların izini sürmeye adayan, Devlet-i Aliyye'nin o devasa hafızasını omuzlarında taşıyan o büyük hoca, İstanbul'un fatihi Sultan Mehmet Han ile komşu olacak. Rabbülalemin o koca çınardan razı olsun.
Ve sadece bir cihan padişahıyla değil...
Gösterişi, alkışı ve sahte kalabalıkları elinin tersiyle itip hakikati o dilsiz sükunette bulan büyük sırrın sahibi Ahmed Amiş Efendi ile de aynı toprağın altında, aynı ağır sessizliği paylaşacak. Yeryüzündeki menfaat kokan, gürültülü ve sahte yakınlıkların aksine; toprağın altındaki o hakiki komşuluk, bütün unvanların eridiği ve yalnızca saf vefanın hüküm sürdüğü yerdir. Fatih Sultan Mehmet koca bir şehri fethederken bile, insanın otağının kapısında duracak tek bir sarsılmaz dostluğa ne kadar muhtaç olduğunu yüzümüze vurur o kabristan. Ahmed Amiş Efendi ise, etrafınızı saran o gürültülü binlerce yüzün aslında nasıl tek bir harfe, tek bir anlama muhtaç olduğunu hatırlatır. İmparatorluklar yıkılır, kalabalıklar dağılır, ordular terhis edilir; geriye sadece başucunuzda duran o dilsiz vefa kalır.

19