Türkiye'nin kardeş ülkesi ve bölge politikalarında stratejik ortağı konumunda olan Pakistan, ABD için ikinci kez Çin'le irtibat kurulmasına yönelik önemli bir sorumluluk üstlenmiş durumda. 31 Mart'ta Pekin'de açıklanan Çin-Pakistan ortak girişimi ile 2 Nisan'da Türkiye'nin de içinde yer aldığı geniş katılımlı dışişleri bakanları bildirisi, Orta Doğu'da yeni bir diplomatik hattın sessiz ama güçlü biçimde inşa edildiğini gösteriyor. Bu iki metin birlikte okunduğunda, ortaya sadece krizlere tepki veren bir refleks değil; bunun çok ötesinde, önümüzdeki on yılın siyasal mimarisine dair ipuçları sunan bir çerçeve çıkıyor.
Pekin'de ilan edilen beş maddelik girişim, savaşın sınırlandırılması ve sistemik istikrarın korunmasına odaklanıyor. Ateşkes çağrısı, müzakerenin tek yol olarak vurgulanması, sivillerin ve kritik altyapının korunması, Hürmüz Boğazı'nda seyrüsefer güvenliği ve Birleşmiş Milletler merkezli meşruiyet. Bu temel başlıkların her biri, yalnızca mevcut krizi yönetmeye değil, bölgesel düzenin hangi ilkeler üzerine kurulacağını tarif etmeye yöneliktir.
İlk belgeden hemen sonda, dün yayımlanan ve Türkiye'nin de imza attığı ikinci metin ise, bu çerçeveyi daha siyasi ve normatif bir zemine taşıyor. Filistin meselesi etrafında şekillenen bu ortak duruş bir kınamanın çok ötesinde, Türkiye'nin başı çektiği bölgesel aktörlerin uluslararası hukuk, insan hakları ve meşruiyet kavramlarını yeniden merkeze alma iradesinin açık bir ifadesi. Bu yönüyle ikinci metin, ilk metnin güvenlik ve istikrar vurgusunu tamamlayan bir 'siyasi derinlik katmanı' da oluşturmakta.
Bu iki metnin kesişiminde yeni bir gerçeklik beliriyor: Orta Doğu artık sadece büyük güç rekabetinin sahnesi değil; aynı zamanda bölgesel ve Avrasya merkezli aktörlerin kendi diplomatik dillerini kurduğu bir alan haline geliyor. İşte bu noktada Türkiye'nin konumu ayrı bir önem kazanmakta. Türkiye, Sayın Cumhurbaşkanımızın güçlü, kararlı ve vizyoner liderliğinde, bu yeni diplomasinin merkezinde yer alabilecek nadir ülkelerden birisi konumunda. Çünkü Türkiye, aynı anda birden fazla jeopolitik hatta temas edebilen bir derin kapasiteye sahip. Batı ile konuşabilen, Asya ile temas kurabilen, Körfez ile iş birliği geliştirebilen ve İslam dünyasının meselelerinde güçlü bir meşruiyet dili üretebilen bir 'denge kurucu aktör' olarak Türkiye, önümüzdeki dönemde sadece bir katılımcı değil, esas bir yön verici ülke olma becerisini ortaya koyuyor..
Ankara'nın stratejik avantajı yalnızca diplomatik değil. Türkiye, enerji hatları, ticaret koridorları ve ulaştırma ağlarının kesişim noktasında yer alarak, bölgesel istikrarın ekonomik zeminini de şekillendirebilecek bir konumda. Orta Koridor'dan, Kalkınma Yolu ile Basra bağlantılarına, Doğu Akdeniz'den Körfez'e uzanan hatlar, Türkiye'yi bir merkez ülke

18