Son NATO toplantısının ortaya koyduğu en önemli gerçeklerden birisi şu; Türkiye'nin Atlantik sistemi içerisindeki rolü köklü biçimde değişmiştir. Türkiye için 'Uyumlu Türkiye' olma rolü geri dönmeksizin tarihin tozlu raflarına gönderilmiştir. Türkiye, Atlantik'ten Asya-Pasifik'e uzanan geniş jeopolitik kuşakta bir 'Sıklet Merkezi' konumuna yükselmiştir. Soğuk Savaş yıllarında ve 1990'larda Washington'ın ve önde gelen Avrupa başkentlerinin Türkiye'den beklentisi belliydi; Atlantik cephesinde belirlenen rotaya uyum sağlayan, kendi önceliklerini müttefiklerinin stratejik tercihleriyle örtüştüren bir 'Türkiye'.
İşin en acı tarafı ise, bu rolün Türk siyaset, akademi ve medya dünyasında da güçlü savunucularının bulunmasıydı. Daha da acı olan ise, bugün hala böyle bir zihniyetin var olması ve 'batıya şikayet' kültürünün devam ediyor olması. Onlara göre, Türkiye'nin başarısı, kendi stratejik önceliklerini belirlemesinde değil, batı sisteminin kendisi için çizdiği sınırlar içinde 'makbul' bir aktör olmasındaydı. İşte, Cumhurbaşkanımız Erdoğan'ın son 24 yılda değiştirdiği temel paradigma budur.
Türkiye; enerjide, savunma sanayinde, güvenlikte, teknolojide ve istihbaratta adım adım 'stratejik otonomi' bazlı kapsamlı hareket alanı inşa etti. Balkanlar'dan Kafkasya'ya, Karadeniz'den Körfez'e, Afrika'dan Orta Asya'ya uzanan geniş bir nüfuz mimarisi oluşturdu. Artık masada 'sessizce' oturan değil, sahada tam hakimiyet sağlayan ve sonuç üreten bir Türkiye. Kendi bölgesi ve kıtalar arası güvenlik alanı üreten bir Türkiye. İttifak kararlarına uyum sağlayan değil, ittifakın kararlarını etkileyen bir Türkiye. Krizlerden etkilenen değil, krizlerin seyrini değiştiren bir 'oyun kurucu' ve 'denge kurucu' bir Türkiye.
Ancak, Washington'ın bu gerçeği kabullenmesi zaman aldı. Okan Müderrisoğlu'nun çarşamba günkü yazısında dikkat çektiği üzere, ABD uzun süre, Cumhurbaşkanımız Erdoğan'ın güçlü, kararlı ve vizyoner liderliğinde Türkiye'nin yükselen konumunu 'hasımlık' olarak okumayı tercih etti. Özellikle Obama ve Biden dönemlerinde bu stratejik hata derinleşti. Ankara'nın otonomi arayışı, güçlü ve bağımsız bir müttefikin doğal yükselişi olarak görülmedi. Türkiye'nin kendi güvenlik önceliklerini savunması, Washington'ın çizgisinden 'sapma' olarak değerlendirildi.
Türkiye sınırlarının hemen ötesindeki terör yapılanmalarına itiraz ettiğinde sorun çıktı. Kendi hava savunmasını güçlendirmek istediğinde sorun çıktı. Doğu Akdeniz'de haklarını savunduğunda sorun çıktı. Rusya ile diyalog kurduğunda, Afrika'da güçlendiğinde, Körfez'de yeni denklemler kurduğunda sorun çıktı. Çünkü Washington'daki köhnemiş zihin haritası ille de 'Uyumlu Türkiye'yi arıyordu. Oysa, artık karşılarında ise 'Sıklet Merkezi Türkiye' var. Obama-Biden çizgisinin en büyük yanılgısı, Türkiye'nin artan stratejik otonomisini bir müttefik kapasitesi olarak değil, kontrol kaybı olarak tümüyle yanlış okumalarıydı. Böylece 'hısım' olması gereken Türkiye'ye adeta 'hasım' muamelesi yapıldı.

28