Üç modern imparatorluk ve sınırların çarpıştığı dünya

ABD, Çin ve Rusya arasındaki üç kutuplu rekabet artık coğrafyaların ötesine geçerek kritik mineraller, teknoloji ve enerji hatlarını birer savaş alanına dönüştürüyor; peki bu mücadelede gerçek kaybeden kimdir?

Özet Bu özet koseyazarioku.com tarafından üretilmiştir

Yazar, 1941'den günümüze ABD, Çin ve Rusya arasındaki küresel rekabet sürecini analiz ederek, bugünün krizlerin artık yerel değil, üç imparatorluğun sınırlarının kesiştiği temas noktaları olduğunu savunmaktadır. Bu iddiayı desteklemek için Ukrayna, İran, Afrika ve Arktik'i birer savaş alanı olarak göstermekte ve hipersonik silahlar, yapay zeka, kritik mineraller ile dolar-alternatif ödeme sistemleri mücadelesini yeni rekabetin belirleyicileri olarak sunmaktadır. Ancak bu çok katmanlı çatışma düzeninde, gerçek zarar küresel istikrar ve taraf olmayan ülkeler için mi, yoksa yazarın varsaydığı gibi yeni bir düzen kurmaya çalışan üç güç için mi olacaktır?

1941 tarihli Atlantik Bildirisi ile başlayan süreçte, küresel kapitalizmin liderliği Birleşik Krallık'tan Amerika Birleşik Devletleri'ne geçti. II. Dünya Savaşı sonrasında ABD, yalnızca bir süper güç değil; dolar, ticaret, finans ve güvenlik mimarisi üzerinden küresel sistemi şekillendiren bir 'Atlantik İmparatorluğu' oluşturan bir merkezdi. Buna karşılık Sovyetler Birliği kara gücüne dayalı bir karşı imparatorluk olarak yükseldi. 1949'da kurulan Çin Halk Cumhuriyeti ise, başlangıçta sınırlı görünse de, uzun soluklu bir uygarlık refleksiyle, üçüncü küresel kutbun temellerini attı.
Soğuk Savaş boyunca bu üç 'süper güç' doğrudan savaşmadı; sınır hatlarında ileri karakol çatışmaları yaşadılar. Kore Savaşı ve Vietnam Savaşı, imparatorlukların kendi toprakları dışında savaştığı yeni 'çatışma modeli'nin ilk örnekleriydi. Küba Füze Krizi ise Sovyetler'in ABD'nin arka bahçesine doğrudan dokunduğu an olarak tarihe geçti. Latin Amerika'da CIA destekli müdahaleler, Washington'ın arka bahçesi olan Latin Amerika'yı kendine bağlı tutma refleksinin sert yüzünü ortaya koydu.
1979, küresel güç dengelerinde bir dönemin kırıldığı eşikti. İran İslam Devrimi ile ABD Orta Doğu'daki en önemli dayanağını kaybederken, Sovyetler Birliği'nin Afganistan'ı işgali Moskova'yı bir bataklığa sürükledi. Aynı dönemde Çin reformlarla küresel sisteme entegre olarak ekonomik yükselişin kapısını açtı. Afganistan ise o günden itibaren iki süper gücün de kazanamadığı, ama sürekli kaybettiği bir 'jeopolitik kara delik' haline geldi.
Soğuk Savaş sonrasında, ABD 'tek kutuplu dünya' anını yaşarken, Çin sessizce üretim ve ticaret gücünü katladı. Rusya ise zorlu bir toparlanma süreci yaşadı. 2001'deki 11 Eylül Saldırıları sonrası, ABD Afganistan ve Irak'a yönelerek etki ve kontrol sınırlarını genişletti; ancak bu genişleme 'stratejik yıpranma'yı da beraberinde getirdi. Buna karşılık Çin, Dünya Ticaret Örgütü üyeliği ile, küresel üretim zincirinin merkezine yerleşti. 2008 Küresel Finans Krizi ise, batının, Atlantik'in kırılganlığını açığa çıkaran; Çin ve Rusya'nın ise elini daha da güçlendiren bir başka kırılma noktası oldu.
2010'larla birlikte, üç 'modern imparatorluk', ABD, Çin ve Rusya arasında rekabet yeni bir evreye geçti. Rusya, Kırım'ın ilhakı ile geri çekilmeyeceğini ilan etti. Çin, Kuşak ve Yol Girişimi ile Asya'dan Afrika'ya uzanan dev bir etki ağı kurdu. ABD ise yaptırımlar, teknoloji kısıtlamaları ve ittifaklar üzerinden iki rakibini aynı anda çevrelemeye yöneldi. Böylece dünya, klasik Soğuk Savaş döneminden daha da karmaşık ve çok katmanlı bir rekabet düzenine geçti.
Bugün ise, tablo çok daha net ve çok daha sert. Rusya-Ukrayna Savaşı, görünürde iki ülke arasında yaşansa da, gerçekte Rusya ile Atlantik (ABD-AB) arasında bir sınır savaşı konumunda. Ukrayna, iki imparatorluğun, ABD ve Rusya'nın temas hattına dönüşmüş durumda. İran hattında yaşanan gerilim ise, gerçekte ABD ile Çin arasındaki dolaylı mücadelenin en kritik cephelerinden birisine dönüştü. Çin'in enerji güvenliği ve Rusya ile yakınlaşma, İran Hattı, Hürmüz ve Körfez gerginliği