Türkiye'nin 30 yıllık maliyet enflasyonu gerçeği

1994 Krizi'nden bu yana, son 30 yılın verileri dikkatle incelendiğinde, Türkiye'de üretici fiyatları ile tüketici fiyatları arasındaki makasın hemen her büyük kırılma döneminde üretici fiyatları lehine açıldığı açıkça görülmektedir. Bu durum, ekonomide baskın enflasyon türünün büyük ölçüde 'maliyet enflasyonu' olduğuna işaret etmektedir. İşte. Tam da bu noktada. Türkiye Ekonomisi'nin en temel yapısal sorunlarından birisinin, ekonomideki tüm paydaşların muhatap oldukları enflasyon ağırlıklı olarak maliyet kaynaklı bir karakter taşımasına rağmen, enflasyonla mücadele programlarının çoğunlukla talep enflasyonuyla mücadele boyutunda tasarlanmış olmasıdır.
1994 ve 2001 yerel krizleri, 2008 küresel finan krizi, 2018 kur şoku, 2020 küresel virüs salgını ve 2022 Ukrayna Savaşı süreçlerinde yaşanan ortak özellik, döviz kurlarındaki sert hareketlerin, enerji maliyetlerindeki kurdan ve küresel gelişmelerden kaynaklanan yükselişin, ithal hammadde, ara mamul bağımlılığının ve bunlara bağlı olarak üretim maliyetlerindeki tırmanışın fiyatlar genel seviyesini yukarı taşıması olmuştur. Özellikle, üretici fiyat endeksinin tüketici fiyat endeksinin çok üzerine çıktığı dönemleri, maliyet baskısının ekonominin ana belirleyicisi haline geldiği dönemler olarak not almak gerekir.
Bu temel gerçeğe rağmen, özellikle Uluslararası Para Fonu'nun (IMF) maliyet enflasyonu ile mücadele bilgisinin ve anlayışının neredeyse hiç olmaması ve bilhassa yerli ve yabancı ekonomistlerin Türkiye'nin IMF geleneğine bağlı kalmasını fazlaca pohpohlamaları nedeniyle, Türkiye'de uygulanan dezenflasyon programları çoğu zaman sanki temel sorun sanki aşırı iç talepmiş gibi şekillendirililmiştir. Politika faizlerinin yükseltilmesi, kredi hacminin baskılanması, iç talebin daraltılması ve ekonomik aktivitenin soğutulması ana araçlar haline gelmektedir. Ancak, maliyet enflasyonunun baskın olduğu bir ekonomide, yalnızca talebi baskılayan tedbirler belirli bir noktadan sonra sınırlı sonuç üretmektedir. Nitekim yıllıklandırılmış enflasyon oranı belli bir seviyeye kadar gerilemekte, ardından adeta yapışıp kalmaktadır.
Sorun tam da burada başlamaktadır. Çünkü, maliyet enflasyonuyla mücadele edecek yapısal tedbirler yoğun bir şekilde kullanılmadan, yalnızca sıkı para politikasıyla sürdürülen uzun süreli dezenflasyon programları zamanla reel sektörü ve hane halkını zorlamaya başlamaktadır. Finansmana erişim güçleşmekte, yatırım iştahı zayıflamakta, üretim kapasitesi baskılanmakta, işletmelerin mali yükü ağırlaşmaktadır. Aynı süreçte, vatandaş açısından da yüksek faize karşılık, düşük gelir artışı ve hayat pahalılığı baskısı birlikte hissedilmektedir.
Oysa iktisat tarihi bize çok önemli dersler sunmaktadır. İkinci Dünya Savaşı sonrasında ciddi maliyet enflasyonu süreci yaşamış kimi ülkeler, bu sorunu yalnızca merkez bankalarının faiz artırımlarıyla çözmemiştir. Başarılı örneklerde çok boyutlu ekonomi politikaları birlikte uygulanmıştır. 1970'lerde petrol krizleri sonrası Almanya'nın izlediği yol bunun önemli örneklerinden biridir. Alman ekonomisi güçlü sanayi üretimi, yüksek verimlilik, enerji maliyetlerini dengeleyecek politikalar ve ücret-fiyat koordinasyonu sayesinde maliyet baskısını kontrol altına almayı başarmıştır.
Güney Kore ise, 1997 Asya Krizi sonrasında, yalnızca finansal istikrar önlemleriyle değil, aynı zamanda teknoloji yatırımları, ihracat kapasitesinin güçlendirilmesi ve sanayi dönüşümü sayesinde maliyet baskılarını azaltmıştır. Brezilya'nın 1994 Real Planı da önemli bir örnektir. Kur istikrarı, mali disiplin ve ekonomik güvenin yeniden tesisi sayesinde kronik maliyet enflasyonu önemli ölçüde düşürülmüştür.