Cumhuriyet'imizin sanayileşme süreci aynı zamanda Türkiye'nin teşvik politikalarının da hikayesidir. 'İzmir İktisat Kongresi'nin ardından, reel sektörü ayağa kaldırmak amacıyla 1927 tarihli 'Teşvik-i Sanayi Kanunu' çıkarılmış; gümrük muafiyetlerinden arsa tahsisine, vergi istisnalarından düşük taşıma tarifelerine kadar dönemi için iddialı araçlar devreye sokulmuştu. Sermaye birikiminin yetersizliği ve 1929 Buhranı 1930'larda kamu yatırımlarını öne çıkardı. 1950'lerde 'özel sektör hamlesi', 1960'larda DPT ile planlı kalkınma, 1980'lerde ihracat ve dışa açılma, 2000'lerde bölgesel ve sektörel teşvikler Türkiye'nin değişen kalkınma modeline eşlik etti
Bugün ise, 'neoliberalizm'in rafa kalktığı, '2. Merkantilizm Dönemi'nin hüküm sürdüğü ve yeni küresel düzenin kuruluş sancılarının yaşandığı farklı bir eşikteyiz. 21. Yüzyıl'ın ikinci çeyreğinde süper güçlerle orta güçler arasındaki rekabet artık ihracat, pazar payı veya üretim maliyetleriyle sınırlı değil. Sanayi kapasitesi, teknoloji hakimiyeti, enerji güvenliği, kritik mineraller, yapay zeka, yarı iletkenler, savunma sanayii, lojistik koridorlar ve tedarik zincirleri 'yeni güç denklemi'nin vazgeçilmez parçaları.
Washington'dan Pekin'e, Ankara'dan Tokyo'ya, Brüksel'den Seul'e sanayi politikalarının yeniden devletlerin 'stratejik gündemi'nin merkezine yerleşmesinin sebebi tam olarak bu. Yeni ve çok daha sert küresel rekabet, artık kapsamlı bir 'sanayileşme orkestrasyonu' gerektiriyor. Türkiye'nin HIT-30, Teknoloji Hamlesi, dijital ve yeşil dönüşüm programlarıyla teşvik sistemini geliştirmesi de bu yeni dönemin kodlarından kaynaklanıyor.
Bununla birlikte, sanayicinin yatırım kararını belirleyen denklem de 'daha karmaşık' hale gelmiş durumda. İşgücü verimliliği, enerji ve finansman maliyetleri, hammadde ve ara mamul fiyatları, nitelikli insan kaynağı, teknolojiye erişim, karbon yükümlülükleri, kaynak çeşitlendirmesi ve tedarik zinciri güvenliği artık 'çok boyutlu bir denklem'in değişkenleri. Dolayısıyla ekonomi yönetimimizin yalnızca 'hangi teşviki verebiliriz' sorusuna cevap araması yeterli değil.
Yeni soru şu olmalı; 'bu yatırımı dünya ölçeğinde rekabetçi hale getirecek bütüncülekosistemi nasıl kurarız' Dünyadaki başarılı örnekler 'orkestrasyon'un ne anlama geldiğini net olarak gösteriyor. Güney Kore'de akıllı fabrika programı merkezi bir sistemle yönetilirken, 19 bölgesel inovasyon merkezi firmaların sahadaki dönüşümüne eşlik ediyor. 2014'ten bu yana 24 bine yakın firmada 32 bini aşkın proje hayata geçirildi. Bazı modellerde devlet, büyük sanayi kuruluşu ve KOBİ aynı yatırımın finansmanına birlikte katılıyor. Böylece ana sanayinin teknolojik dönüşümü tedarikçisine kadar uzanıyor.
Almanya'da ise KfW modeli firmanın dijital olgunluğunu ölçerek başlıyor. Yatırımın teknoloji seviyesi yükseldikçe finansman şartları ve destek güçleniyor. Kamu kaynağı böylece yalnızca yatırım harcamasını değil, firmanın 'teknolojik sıçraması'nı teşvik ediyor. İşte tam bu noktada Türkiye'nin önümüzdeki dönem için

30