1980'lerden 2010'lara, uzunca bir süre küresel piyasaları anlamanın anahtarı 'likidite'ydi. Merkez bankalarının sebep olduğu parasal genişleme, düşük faiz politikaları ve bilanço genişlemeleri, finansal varlıkların yönünü belirleyen temel unsur olarak görüldü. Bugün ise, dünya ekonomisi sessiz ama çok daha köklü bir değişimin eşiğinde bulunuyor. Artık piyasaların temel problemi 'likidite eksikliği' değil, 'sermaye kıtlığı'.
Çünkü, uluslararası finans sisteminden aynı anda sermaye talep eden aktörlerin sayısı ve büyüklüğü tarihte görülmemiş seviyelere ulaşmış durumda. Bir tarafta bütçe açıklarının büyümesini bir türlü engelleyemeyen ve, yetmezmiş gibi, yeniden silahlanan devletler. Diğer tarafta ise, yapay zeka ve yeni nesil uzay yarışına yüz milyarlarca dolar yatırım yapan teknoloji şirketleri. Önde gelen ülkelerin hazineleri ve küresel teknoloji şirketlerinin yanına, enerji dönüşümü, savunma sanayi, veri merkezleri, elektrik şebekeleri, kritik maden yatırımları ve yeniden şekillenen küresel tedarik zincirlerini de ekleyin.
Devletler ile özel sektör artık aynı küresel tasarruf havuzu için adeta kıyasıya rekabet ediyor. İşte bu nedenle, uzun vadeli faizlerin seyri yalnızca merkez bankalarının kararlarıyla açıklanamaz hale gelmiş durumda. Çünkü yatırımcılar, paralarını uzun süre bağlamak için geçmişe göre daha yüksek getiri talep ediyor. Artan kamu borçları, kalıcı enflasyon baskısı ve sermaye rekabeti, uzun vadeli tahvillerde yeni bir fiyatlama rejimi oluşmasını tetiklemiş durumda. Son dönemde ABD uzun vadeli tahvil faizlerinde görülen yükseliş de bu yapısal dönüşümün bir yansıması.
Bu yeni dönemin en ilginç paradoksu ise, yapay zeka yatırımlarında ortaya çıkıyor. Yapay zekanın uzun vadede verimliliği artıracağı, üretim maliyetlerini düşüreceği ve ekonomileri daha yüksek büyüme patikasına taşıyacağına dair kanaat hayli güçlenmiş durumda. Ancak, bu hedefe ulaşabilmek için önce çok büyük miktarda enerjiye, sermayeye, veri merkezine, yarı iletkene, elektrik altyapısına ve kritik minerale ihtiyaç duyulacak. Başka bir ifadeyle, bolluğa giden yol, önce kıtlıktan geçiyor.
Dolayısıyla yapay zekanın ilk makroekonomik etkisi, sanıldığı gibi enflasyonu düşürücü değil; yatırım talebini büyüterek kaynak rekabetini artırıcı olacak. Bugün piyasaların fiyatladığı da büyük ölçüde bu. Yapay zekanın gelecekte sağlayacağı verimlilikten önce, bugünkü finansman maliyeti sorunu öne çıkıyor. Bu nedenle klasik yatırım anlayışı da değişiyor. Eskiden yatırımcılar 'hisse mi, tahvil mi' sorusuna cevap arıyordu. Artık asıl soru, geleceğin darboğazları

29