21. Yüzyıl'da ülkelerin gücü artık yalnızca ürettikleriyle değil, tasarruf edip sermayeye dönüştürebildikleri kaynaklarla da ölçülüyor. Çünkü kalkınmanın gerçek belirleyicisi yalnızca üretim kapasitesi değil, o üretimi sürekli besleyecek finansal kapasitedir. Türkiye Yüzyılı hedefleri doğrultusunda bugün tartışmamız gereken en önemli başlıklardan birisi de budu; Orta Güç Türkiye için Tasarruf Devrimi.
Türkiye son yirmi yılda üretim altyapısını güçlendirdi, ihracatını katladı, savunma sanayinde önemli bir dönüşüm gerçekleştirdi ve ulaştırma ile enerji yatırımlarında mega projeler ile büyük mesafeler aldı. Bugün, Türkiye yalnızca kendi ihtiyaçlarını karşılayan bir ekonomi değil; Balkanlar'dan Kafkasya'ya, Orta Doğu'dan Afrika'ya kadar uzanan geniş bir coğrafyada yatırım yapan, müteahhitlik hizmetleri sunan, ticaret geliştiren ve kalkınma ortaklıkları kuran bir orta güç ülke konumunda.
Bugün, Türkiye'nin de aralarında yer aldığı sınırlı sayıda orta güç ülke, bu tanımın gereğini salt olmak diplomatik etkinlik veya sanayi kapasitesiyle sürdüremeyeceklerinin farkındalar. Çünkü, orta güç ülke olmak, bu konum için gerekli olan ekonomik ve finansal zeminin de tahkim edilmesini gerektiriyor. Unutmayalım ki, büyük hedefler, büyük finansman kapasitesi ister. İşte bu nedenle bugün yeni bir soruyu sormanın zamanı gelmiş gözüküyor; Türkiye'nin finansal sistemi, bankacılık sektörü ve sermaye piyasası, Cumhurbaşkanımız Erdoğan'ın liderliğinde Türkiye'nin ulaştığı 'Orta Güç Ülke' konumunu, bu konumun gerektirdiği ekonomik ve jeopolitik ölçeği taşıyacak kadar derin mi
Bu soru asla bankacılık sektörünün sağlamlığını sorgulayan bir soru değildir. Aksine, Türk bankacılık sistemi güçlü sermaye yeterliliği, etkin düzenleme yapısı ve krizlere karşı dayanıklılığıyla önemli bir başarı hikayesi yazmıştır. Burada tartışılması gereken husus, sektörün sağlamlığı değil; Türkiye'nin 'Orta Güç Ülke' olarak büyüyen ekonomi ve yatırım hacmine paralel olarak finansal derinliğini nasıl artıracağıdır. Finansal derinlik; bankaların, sermaye piyasalarının, yatırım ve emeklilik fonlarının, uzun vadeli tasarruf havuzlarının birlikte oluşturduğu finansman kapasitesidir. Bu kapasite ne kadar güçlü olursa, üretime dönük yatırımlar, kritik teknoloji hamleleri ve büyük altyapı projeleri de o ölçüde sağlıklı şekilde finanse edilir.
Burada işin özü ise tasarruftur. Çünkü, finansal derinliğin gerçek yakıtı milli tasarruflardır. Dünyanın büyük yatırım ekonomilerine bakıldığında ortak özelliklerinden biri, yüksek tasarruf oranlarına sahip olmalarıdır. Yüksek tasarruf; daha büyük bankalar, daha güçlü sermaye piyasaları ve daha uzun vadeli yatırım imkanı anlamına gelir. Türkiye'nin yeni kalkınma eşiği de tam burada başlamakta. Önümüzdeki dönemin temel reform başlıklarından birisi, üretim kapasitesini artırmayı sürdürmenin yanında, milli tasarruf kapasitesini de büyütmek olmalı. Çünkü tasarruf, yalnızca geleceğe bırakılan gelir değil, geleceğin fabrikaları, enerji yatırımları, teknoloji girişimleri ve altyapı projeleri için bugünden oluşturulan milli sermaye anlamına da gelmekte.
Bu nedenle, Tasarruf Devrimi yalnızca bireylerin daha fazla birikim yapmasını ifade etmemekte. Aynı zamanda

16