Güçlü doların ABD'ye stratejik maliyeti

Donald Trump'ın ilk başkanlık döneminde 'güçlü dolar' tartışmaları daha çok ticaret savaşları üzerinden yürümüştü. Trump'ın ilk başkanlık dönemindeki ekibin temel kaygısı, aşırı değerli doların Amerikan ihracatçısının rekabet gücünü zayıflatması, Çin başta olmak üzere rakip ekonomilere avantaj sağlamasıydı. Bu nedenle, o zaman ki Trump yönetimi zaman zaman güçlü dolar söyleminden uzak durmuş, FED'e faiz indirimi çağrılarıyla, hatta baskısıyla doların aşırı değer kazanmasını frenlemeye çalışmıştı.
2025 başından itibaren, İkinci başkanlık döneminin ilk aylarında da benzer bir yaklaşım öne çıktı. Ancak, bir yıl sonra, İran krizi derinleştikçe, ABD Doları'nın pozisyonuna dair denklem de değişmeye başladı. Çünkü, artık mesele yalnızca dış ticaret dengesi değil; küresel finans sisteminin istikrarıydı.
Nitekim, geçtiğimiz hafta, yaklaşık otuz yıl sonra, ABD ile Japonya'nın para birimi yeni desteklemek amacıyla koordineli döviz müdahalesine yönelmesi, bu değişimin en dikkat çekici işaretlerinden birisi oldu. Bu ortak müdahale ile, Washington'un amacı yalnızca Tokyo'ya destek vermek değildi. Asıl hedef, dolar sisteminin en kritik halkalarından birini ayakta tutmak.
Japonya, Çin'den sonra, dünyanın ikinci en büyük ABD hazine tahvili yatırımcılarından biri. Hal böyle iken, yen üzerindeki baskı derinleştikçe Japon finans kurumlarının ve yatırımcılarının içeride likidite sağlamak amacıyla ABD tahvillerini satma ihtimalinin güçlenmesi ciddi bir risk oluşturuyor. Böyle bir senaryo, Amerikan tahvil faizlerini yükseltebilir, Wall Street'teki kırılganlığı artırabilir ve Washington'un zaten büyüyen borçlanma maliyetini daha da ağırlaştırabilir.
İşin bir başka boyutu da 'yen carry trade'. Yıllardır küresel yatırımcılar düşük faizli yenle borçlanıp daha yüksek getirili Amerikan hisse senetlerine ve tahvillerine yatırım yaptı. Bu mekanizma, küresel piyasalara büyük miktarda likidite sağladı. Ancak, yenin ani hareketleri, hızla değer kaybetmeyi sürdürmesi bu sistemin çözülmesine yol açabilir. Böyle dönemlerde yalnızca döviz piyasaları değil; hisse senetleri, tahviller ve emtia piyasaları da aynı anda dalgalanabilmekteler.
İran Krizinin tam da bu döneme denk gelmesi dikkat çekici. Enerji fiyatlarındaki oynaklık, jeopolitik risk primi ve küresel belirsizlik, zaten hassas olan küresel finans sistemindeki dengeleri daha da zorlaştırıyor. Geçtiğimiz hafta, Washington'un Japonya ile koordineli hareket etme çabası, bu nedenle yalnızca bir kur müdahalesi olarak okunmamalı. Aynı zamanda, ABD tahvil piyasasını ve küresel dolar likiditesini korumaya dönük stratejik bir hamle olarak da değerlendirilmeli.
Bu gelişme, elbette 1985 Plaza Anlaşması ile ilginç bir tezat oluşturuyor. O yıllarda Washington'un sorunu aşırı güçsüz yen idi. Japon ihracatının yükselişi Amerikan sanayisini zorluyor, ABD yenin değer kazanmasını istiyordu. Bugün ise, tablo tersine dönmüş durumda. Washington, aşırı zayıflayan yenin küresel finans sisteminde yaratabileceği