23 Haziran 2016'da Birleşik Krallık halkı sandığa giderken, belki de yalnızca Avrupa Birliği'nden (AB) ayrılmayı oyladığını düşünüyordu. Ne de olsa, İngiliz halkı 1960'ların sonları ve 1970'lerin hemen başlarında, bilhassa Fransa Devlet Başkanı De Gaulle'ün çıkardığı zorluklar nedeniyle, kapıda bekletilmelerini unutmamışlardı. Ancak, referandumunun ardından geçen 10 yılda, bugün görüyoruz ki Brexit sadece bir üyelikten çıkış kararı değil(miş), İngiltere'nin siyasi, ekonomik ve jeopolitik kimliğini yeniden şekillendiren tarihi bir kırılma noktasıymış.
O gün 'kontrolü geri alacağız' sloganıyla yürütülen kampanya geniş halk desteği bulmuş, Brexit taraftarları ülkenin ekonomik dinamizmini yeniden kazanacağını, göçü kontrol altına alacağını ve 'Global Britain' vizyonuyla dünyanın en güçlü aktörlerinden biri olacağını savunmuştu. Bugün ise Londra'da konuşulan başlıklar oldukça farklı: Durgun ekonomi, düşük büyüme, yatırım eksikliği, artan yaşam maliyeti ve bitmeyen siyasi krizler. Nitekim Brexit sonrasında Birleşik Krallık tam altı başbakan gördü. David Cameron referandumun ardından görevden ayrıldı. Theresa May, Boris Johnson, Liz Truss, Rishi Sunak ve son olarak Keir Starmer... Bir zamanlar siyasi istikrarıyla örnek gösterilen Westminster Sistemi, son on yılda sürekli sarsılan bir yapıya dönüştü. Starmer'in istifasının Brexit'in onuncu yılına denk gelmesi de birçok yorumcu tarafından sembolik bir dönüm noktası olarak değerlendiriliyor.
Chatham House, UK in a Changing Europe, Centre for European Reform ve European Council on Foreign Relations'ın gibi düşünce kuruluşlarının değerlendirmelerindeki şu ortak vurgu dikkat çekiyor; Brexit artık yalnızca ekonomik maliyetlerle değil, devlet kapasitesi, uluslararası etkinlik ve stratejik yönelim üzerinden de tartışılıyor. Bir başka ifadeyle mesele, İngiltere'nin Avrupa'dan ayrılması değil; ayrıldıktan sonra nasıl bir küresel güç olacağıydı.
İngiliz kamuoyunda da dikkate değer bir zihniyet değişimi yaşandığı aşikar. Kamuoyu araştırmaları, Brexit'in ülkeye beklenen faydaları sağlamadığı kanaatinin giderek güçlendiğini gösteriyor. Özellikle genç kuşaklar Avrupa ile daha yakın ilişkileri desteklerken, iş dünyası da ticaret ve yatırım alanlarında AB ile daha kapsamlı iş birliği talep ediyor. On yıl önce 'ayrılalım' diyen toplumun önemli bir bölümü, bugün 'ilişkileri yeniden güçlendirelim' noktasına gelmiş durumda.
Peki AB tarafı aynı isteği taşıyor mu dediğimizde; Brüksel'de İngiltere'ye yönelik 'duygusal kapı' tamamen kapanmış değil. Ancak, AB de artık 2016'nın AB'si değil. Kovid-19, Rusya-Ukrayna savaşı, enerji krizi ve savunma politikalarındaki dönüşüm, AB'yi daha bütünleşmiş ve daha temkinli bir yapıya dönüştürmüş durumda. Bugün öncelik yeni krizler üretmek değil, mevcut bütünlüğü koruyabilmek. Bu nedenle olası bir yakınlaşmada eski ayrıcalıkların geri gelmesi oldukça zor görünüyor. İngiltere yeniden Avrupa ailesine yaklaşacaksa, bunun şartlarını artık Londra değil, büyük ölçüde Brüksel belirleyecek.

25