Sis perdesini aralamak ve üçüncü yol

Son günlerde siyaset arenasının tek bir gündemi var: Ana muhalefet partisinde bitmek bilmeyen iç kavgalar, koltuk savaşları ve kliklerin birbirini tasfiye etme yarışı. Gazeteleri açıyoruz aynı tantana, televizyonları açıyoruz aynı gürültü. İnsan ister istemez soruyor: Bu bulanık suda balık avlamak kimin işine yarar Bu yapay gerilimlerden, milletin asıl gündemini gölgeleyen bu kayıkçı kavgasından nihai faydayı kim sağlar

Öteden beri ülkemizin yönetim tarzına, siyasi geleneğine ve bugünkü gidişatına baktığımızda acı bir gerçekle karşı karşıya kalıyoruz. Gerek mevcut iktidarın hoyrat icraatları gerekse ana muhalefetin vizyonsuz, kendi içine dönük siyaset tarzı, bizim bakış açımıza göre bu ülkenin geleceği adına en ufak bir ümit vaat etmiyor. Türkiye, ne yazık ki hem iktidar hem de ana muhalefet eliyle adeta "yönetilemez" bir fetret devrine sürüklenmiştir. İktidar koltuğu koruma, muhalefet ise koltuğu ele geçirme hırsıyla körleşmiştir.

Açıkça ifade etmek gerekir ki; bu derin bunalımdan, bu tarihi badireden çıkışın yolu ne mevcut iktidardır ne de onun alternatifi olduğunu iddia eden muhalefettir.

Biz bunu bugün söylemiyoruz, öteden beri haykırıyoruz: Türkiye için üçüncü bir yolun ortaya çıkması artık bir tercih değil, anayasal bir zorunluluk, milli bir ödevdir. Üstelik bu yeni yol, siyasi tarihimize baktığımızda laboratuvarda üretilmiş, doğaçlama gelişmiş ya da ithal bir yöntem de değildir. Biz bu yolun pratiğini, bu toprakların bağrından çıkmış o muazzam başarıyı geçmişte bizzat yaşamış, şahit olmuş bir ülkeyiz.

Nedir bu örnek Çok uzağa gitmeye gerek yok; Milli Görüş partilerinin iktidara geldiği ya da iktidar ortağı olduğu dönemlerde imza attığı tarihi hizmet ve icraatlara bakmak kâfidir.

Hatırlayın 1974'teki Kıbrıs Barış Harekâtı'ndaki o sarsılmaz iradeyi... Hatırlayın 54. Hükümet dönemindeki efsanevi "Havuz Sistemi"ni... Memura, işçiye, emekliye tek bir kuruş borç almadan, IMF kapılarında el açmadan verilen %100'lük, %200'lük tarihi zamları hatırlayın. Fabrika kuran fabrikaların, sanayi hamlelerinin, denk bütçenin bu ülkede nasıl hayata geçirildiğini bu millet unutmadı. Demek ki olabiliyormuş; faiz lobilerine boyun eğmeden de bu ülke yönetilebiliyormuş.

İşte tam da bu noktadan bakınca; artık milletimizin, her bir ferdimizin, tüm toplumun derin bir uykudan uyanması ve gerçekleri çıplak gözle görmesi ülkemizin geleceği açısından kaçınılmaz bir sorumluluktur. Alışılmış, içi boşaltılmış, sadece tabelalardan ibaret siyasi aksiyonlardan artık sıyrılmak zorundayız. Gözümüzü perdeleyen, geleceği görmemizi engelleyen o yoğun sis perdesini kaldırmalıyız. Önümüze dayatılan "ya o ya bu" ikilemini reddedip, olaylara milli şuur merceğiyle bakarak aydınlık geleceği görme şansını yakalamamız lazım.

Zira bu gidişat böyle devam ettiği müddetçe, önümüzdeki Temmuz ayında yapılacağı söylenen söz konusu zamlar, kanayan bu toplumsal yaraya merhem olmayacaktır, olamaz. Emeklinin, asgari ücretlinin, dar gelirlinin ve engelli vatandaşlarımızın cebine konulacak üç kuruş, daha piyasaya girmeden enflasyon canavarı tarafından yutulacaktır.

Bugün yoksul, yine yoklukla boğuşmaya mahkûm edilmektedir. Kamuoyu araştırmaları ve sendika raporları acı bir tabloyu önümüze koyuyor: Açlık sınırı asgari ücreti çoktan aşmış durumda. Bırakın insanca yaşamayı, bir ailenin yoksulluk sınırına ulaşabilmesi için eve bugün tam 5-6 asgari ücret girmesi gerekiyor! Soruyorum size; hangi asgari ücretli evine ayda 5-6 maaş sokabiliyor