Bireysel düzeyde bile insan hayatını yaşamak, sürdürmek, korumak ve geliştirmek için bir başkasının yardımına, desteğine muhtaçtır. Bunların gerçekleşmesi öncelikle hareket, fiil, eylem ve davranış demektir. Kısacası çalışma ve dolayısıyla emek olarak adlandırılır ve öznesi de insandır.
Ne var ki çalışma, özellikle emek sarf edilmesiyle meydana getirilen ve zamana dayanan bu tür eserler, genellikle başka insanların adıyla anılır. Mesela Mısır'daki Piramitler, onların bu dünyadaki hayattan ayrılması sonrası yaşayacakları varsayılan bir hayatı rahat bir şekilde sürdürmeleri için yapılmış ve onun adıyla anılmıştır. Keops Piramidi gibi. Yapanlar köle olarak sınıflandırıldıkları için, insan bile sayılmıyorlardı, ama emeğin asıl sahibi onlardı.
Zaman içinde, çağ çağ, dönem dönem nasıl adlandırılıp nitelendirilmiş olsa da insanın varlığından hareketi, fiili, eylemi, emeği ayırmak mümkün olamamaktadır. Buna rağmen, emeğin insanın varlığından, doğasından ayrı tutulması adeta genel bir tavır olarak kabul edilmiş ve sürdürülmüştür. Aslında bu tavır, insanın varlık bütünlüğünü anlamada, kavramada ve değerlendirmede önemli bir engel oluşturmuştur. Tarih içinde toplumsal, siyasal, iktisadi, hukuki, hatta bir ölçüde dini birçok olayın temelinde emeğin, insandan ayrılmaz bir nitelik olduğunun anlaşılamaması, kavranılamaması ve değerlendirilememesi yatmaktadır, denebilir. Roma İmparatorluğu'nun köklü bir değişim yaşamak zorunda kalmasında, köle statüsünde görülen Pleplerin emeği savunmaları ve gereğinin yapılmasını istemeleri belirleyici olmuştu. Emeğin sahiplerinin toplum içinde ayrı bir sınıf olma süreci İngiltere'de maden ocaklarında çalışanların itirazlarıyla başlayarak Sanayi Devrimi döneminde belli ölçüde kabul edilmesiyle yeni bir aşamaya geçilecektir.
İnsanların ve toplumların var oluşları, hayatları, gelişmeleri, dirlik-düzenlik içinde yaşamaları, refah ve mutlulukları emeği, onun önemi ve değerini doğru bir şekilde anlamalarına, kavramalarına, değerlendirmelerine ve yorumlamalarına bağlıdır. Emeği, ortaya konulan bir nesne olarak anlayan tavır ve anlayış, insanın varlığını bütünlük içinde kavramada daima yetersiz kalır, kalmıştır da. Sözgelimi emeğin karşıtı şeklinde tanımlanan sermayenin de temelinde emek vardır. Ancak sermayenin edindiği konum, nitelik, işlev ve önem sonradan eklenen unsurlardır. Bu ikisi arasında kurulacak ilişki ve denge, onların olumlu ya da olumsuz bir düzeye taşınması sorununu doğurur. Hukukta, özellikle Ticaret Hukuku'nda temel bir önerme olarak "basiretli tüccar"dan söz edilir. Bu deyimi "basiretli işveren" şeklinde de ifade etmek mümkündür. Bir işveren, işletmesinde çalıştırdığı kimseyi, çalışanı, işçiyi, öncelikli olarak insan olarak görüp ona göre hareket ederse, dava fazla üretim, daha nitelikli mal ve daha fazla kar elde eder. Üstelik çalışan, işçi gözünde saygın bir yer edinir. Bu tür tavır göstermek, bir takım zorluklar içerse de gerçekleştirilmesi daima mümkündür.

29