Hayatı, bir anlam ve amaç bağlamında algılayan, anlayan ve kavrayan bir insan için ayrılıklar, hasretler, çileler, acılar, yoksunluklar, yokluklar, hatta ölümler bile onun içindedir. Bu inanç olarak da sunulmuş ve buyurulmuşsa, hayat ile ölüm ayrılamaz bir bütünün ancak değişen görünümü niteliğinden başka bir anlama gelmez ve yorumlanamaz. Ancak anlam ve amacın, biçim ve özü itibarıyla kendine özgü bir içeriği içkin olması gerekmektedir.
Ali Haydar Haksal'ın varlığını, hayatını, yaşayışını, yapıp etmesini, insan ve toplum ile ilişkilerini, mücadelesini söz konusu anlam ve amaç bağlamında görmek, tanımlamak, değerlendirmek, yorumlamak ve irdelemek gerekir, üstelik yerinde olur.
Bu açıdan Ali Haydar'ın hayatı ve mücadelesi, belirli bir zamanda başlamış değil, sürüp gelen bir sürecin bir evresini ifade eder.
Öz olarak dile getirilmek istendiğinde söz konusu anlam ve amaç, sorun niteliğine dönüşmüş bulunan uygarlık ya da medeniyet sorunudur. Tarihi süreç içinde farklı ve değişik boyutlarda kendini göstermiş, aynı zamanda tarihin belli dönemlerinde farkına varılarak olması gereken belirginleştirilme ihtiyacı duyulan bir bilinç oluşumu ve düzeyini şart koşan ya da önceleyen bir uygarlık sorunudur bu. Kuşkusuz bu sorun, sadece gerçekleşmiş tarihi bir olay ya da olgu olmakla birlikte, her tarihi olayın bir daha yeniden ortaya çıkamayacağı nitelik ve özellikte değildir. Aksine yeni girişimleri, donanımları, atılımları, mücadeleleri öneren, gerektiren, hatta zorlayan bir olgudur. Tanımı ve adlandırılması "İslam uygarlığı ya da medeniyeti"dir.
Tarihi geçmişi saklı tutulmak üzere, değişen yeni şart ve ortamlar temelinde "İslam uygarlığı"nın yeni bir bakış ve bilinç düzeyinde dile getirilmesi, kısaca '60'lı yıllarda, farklı yaklaşımların ifade edildiği ortamda, daha açık bir şekilde Sezai Karakoç'un "Diriliş", Nuri Pakdil'in "Edebiyat", ortaklaşa bir girişime dayalı olarak "Mavera" dergileri çevresinde görünür bir niteliğe büründü. Elbette "Yönelişler", "Kayıtlar", "Bürde" gibi girişimleri de burada anmak gerekmektedir.

5