Tarihi kayıtlara bakıldığında Akdeniz Bölgesi, insanlığın ve toplumların gelişmesinde, barış, huzur ve refah içinde yaşamasında olduğu gibi, gerilemesinde, savaşında, karışıklığında, yıkımında, yoksulluk ve yoksunluk içinde kalmasında da belirleyici ölçüde etkin olmuştur, çıkarımı, istidlali yapılabilir. Kendi içinde oluşan, gelişen, kurulan dengeler, aynı zamanda karşıtlarını, olumsuzluklarını da barındırıyor, taşıyor, büyütüyor, sonunda doğuruyor sanki.
Benzer gelişmeler, elbette dünyanın diğer bölgelerinde de kendi imkân ve güçleri oranında gerçekleşmektedir. Sözgelimi Amerika kıtasının keşfinden sonraki insanlık dışı, ancak acı duyularak hatırlanabilen gelişmeler tipik bir örnektir. Sadece İnka ve Maya kültür ve uygarlıkları yağmalanarak yok edilmemiştir, bu kültür ve uygarlıkları kuran insan ve toplum da adeta yeryüzünden silinmiştir. Ancak bu kültür ve uygarlıklar yalnızca o kıtayla sınırlıydı. Gerçi bazı ürünleri ve değerleri, domatesin, patatesin yanında altın ve gümüş Kıta Avrupa'sına taşınmıştır. Zaten altın ve gümüş çok öncelerde Akdeniz Bölgesi'nde bilinen, çeşitli şekillerde kullanılan değerlerdi. Nerdeyse binlerce yıl sonra Amerika kıtasının önceki değerlerini yok edenlerden bir herze vekil çıkıp Akdeniz bölgesinin bir öznesinin(İran) kadim kültür ve uygarlığını yok edeceği herzesini savurmuştu. Bu bile insan olma, kültür ve uygarlık kurma gibi değerleri duyumsayacak, anlayacak, kavrayacak, değerlendirecek ve yorumlayacak bir ruh ve zihinden ne kertede uzak olunduğunun bir itirafı olarak tanımlanabilir.
Asıl kaynağının basit ve kaba bir mukallidi olabilen bu ruh ve zihin, daha önce yapılan birçok girişimin bir başkasını gerçekleştirmek üzere bir süredir çabalayıp durmaktadır. Roma, Fransa, Britanya imparatorluklarının hezimetlerle sonuçlanan yıkımlarından bir ders çıkartamadığı bir yana, askeri teknolojisine güvenerek başarıya ulaşacağını sanmaktadır. Ancak unuttuğu, anlamaya ve kavramaya bir türlü yanaşmadığı asıl bir öğe vardır ki, o da Akdeniz bölgesi insan, toplum, inanç ve değerler bütünüdür.
Gerçi görünüşte bu bölgenin bazı insan, toplum öğelerini, çeşitli iğvalarla, geçici çıkarlarla, aldatıcı unvanlarla kurguladığı düzeneğin dayanakları haline getirmiş görünmektedir. Bütün bunlara güvenerek, kurucu, dengeleyici, yürütücü egemen bir güç olduğu vehmindedir. Geçen yüzyılda emperyal güçlerin tanımladığı ve "Mandater" olarak adlandırdığı bir "devlet" imgesini gerçekleştirdiği inancı içinde hareket etmektedir. Bu sanısının bir yanı, bölgede oluşturulan sözüm ona birtakım yönetimleri, zihnindeki şaplona göre "devlet" olarak tanımlayıp nitelendirmektedir. Oysa bunların büyük çoğunluğu, kabile aşamasını bile aşamamış kendilerine özgü niteliklerle bağımlı topluluklardan başka öğeler değildir. Hâlbuki Akdeniz Bölgesi kültür ve uygarlıkları, sadece bölgeye özgü değil bütün insanlığa, toplumlara değerler önermiş, içten kabullenişleri esas almıştır. Bunun son örneği ve temsilcisi, İslam inancından kaynaklanan ve hayatın bütün yönlerini kuşatan evrensel değerlerdir. Bunun duyumsanması, anlaşılması, kavranması, özümlenmesi için yeterli ve yetkin bir ruh ve zihin gerektirir. Farkına bile varılamayan da budur.

34