İşin orasına geleceğim elbette de önce Peygamber Efendimiz(s.a.v)'in hayatından bir hatırlatma yaparak başlayayım.
Hicretin başlarında Müminler namaz kılarken kıble olarak Mescid-i Aksa'ya dönüyorlardı. Bu durum, Efendimiz(s.a.v)'in kendilerini sürekli hak dine, hidayete çağırdığı Medine Yahudileri arasında şöyle bir argümana dönüşmüştü: "Madem ki namazınızda siz de bizim gibi Mescid-i Aksa'ya dönüyorsunuz, elbette bizim dinimiz de hak din olmalıdır. Bu durumda Müslüman olmamıza ne gerek var"
Kaynaklar, bu argümanın Peygamber Efendimiz(s.a.v)'i üzdüğünü, kıble yönünde değişiklik olduğuna dair bir emr-i ilahi beklediğini yazıyorlar. Meselenin safahatı uzun ama kısası şu: Emir geliyor ve Müminler kıblelerini Mescid-i Aksa'dan Kabe'ye, Beytullah'a döndürüyorlar. Bu değişikliğin ardından Medine Yahudileri bu kez de şöyle demeye başlıyorlar: "Kıblenizi yeniden Mescid-i Aksa'ya doğru çevirirseniz sizin dininize girme hususunu müzakere edebiliriz."
Medine Yahudilerinin bu tutumu benim hep aklımda olmuştur. Küfründe sebat etmeye kararlı kafirin bahanesi de bitmez, argümanı da. O yüzden yaşadıkları hayatı Efendimiz(s.a.v)'in hayatına nispetle yaşamaya çalışan Müslümanlar açısından küfründe sebat etme kararlılığında olan kafire yaltaklanmak zilletlerin en ağırı, utançların en büyüğüdür. Müslüman eğilip bükülmez, topaç gibi fırfır dönmez. Hele kafirin karşısında inancından, değer sisteminden, vakarından bir adım olsun geri atmaz.
Bu, burada bir dursun.
Zihni son derece çalışkan bir arkadaşım "abi miri maldır" diyerek son derece önemli bir meselede son derece önemli tespitler paylaştı benimle. O tespitlerden bazılarını noktasına dokunmadan aktarmak isterim:
Suriye'de zemin kaybederek zayıflayan, Türkiye'de ise cumhuriyetçi rejimle olan geleneksel bağları kopan siyasal Alevicilik, artık sistemin karşısına doğrudan kendi kimliğiyle çıkamıyor. Bu yüzden kendisini sürekli olarak laiklik, Marksizm, Darvinizm ya da bilim gibi evrensel ve seküler kavramların arkasına gizlenmektedir. Aslında modernite ve laiklik, siyasal Aleviciliğin bu topraklardaki en büyük takiyyesidir; bilim, sanat, gazetecilik, mizah ve karikatür gibi modern araçların hepsi, Sünni Türklere karşı stratejik olarak kullanılan birer silaha dönüştürülmüştür.
Buradaki temel strateji, tamamen bir "reklamcı mantığıyla" kurgulanmış sinsi bir algı yönetiminin ürünüdür. Doğrudan "Müslümanlar canlı bombadır" diyerek tepki çekmek yerine, bunu kurnazca kurgulanmış mesajlarla verirler: Örneğin, "Ramazan'da oruç tutmayı" canlı bomba metaforuyla eşleştirip zihinlerde bilinçli bir çağrışım yaratırlar. İslamofobik nefreti profesyonel reklamcı teknikleriyle dindarların tarihine, kitabına, değerlerine, kadınlarına ve çocuklarına boca ederler. Siyasi, tarihsel ve dini alanı tamamen bu pazarlama taktiklerine malzeme yaparak geniş bir saldırı hattı kurarlar.
Tüm bu süreç, aslında arka planda işleyen sistemli bir kurgu ve aşağılama algoritmasına dayanır. "Bir Müslümana doğrudan saldırmadan nasıl canlı bomba derim, toplumu nasıl aşağılarım, kutsal kitaba nasıl küfrederim, insanların eşlerine ve çocuklarına nasıl hakaret ederim, Yavuz Sultan Selim'i ve tarihi değerleri nasıl değersizleştiririm" soruları üzerinden tasarlanmış sinsi bir formül işletirler. Bütün algoritma, bu yıkıcı kurgu düzeni üzerine kuruludur.

14