Eski ve köklü şehirler giderek sahip oldukları atmosferden uzaklaşmakta, yeni kurulan şehirler ise yeni bir karakter, kendine has bir yeni kimlik ortaya koyamamaktadır. Şehir eski geleneklerini, göreneklerini, ananelerini kaybetmiştir ama bunların yerine kendine mahsus olanları üretememiştir. Bu benimdir diyebileceği, kendi damgasını vurduğu, mimaride olsun, başka alanlarda olsun, geleceğe bırakacağı eserler inşa edememiştir. Çünkü orada yaşayanlardan hiç kimse kendini o şehirli kabul etmemekte ya da etse bile bu sorumluluğun yüklediği aidiyet hissini kaldıramamakta, bu yüzden de büyük bir şehirde oturmaktan doğan, o şehre karşı sorumluluklardan hiçbiriyle kendini sorumlu saymamakta, böylesi görevleri üzerine almamaktadır. "Böylece de şu garip paradoksla karşı karşıya kalınmaktadır: Bina var, yol var, şehir yok; insan var, şehirli yok; nüfus var, halk yok... Velhasıl, siz eğer bu şehrin "yerlisi" iseniz, sadece yaşıyor olduğunuzu bilirsiniz; ama bunun ne olduğunu asla anlayamazsınız."
Ruhunu Kaybeden Şehirler
Bir kere daha görüyoruz ki, bütün yolların Roma'ya çıkması gibi, şehrin ruhu, sahip olduğu kültürün üzerine bina edilen medeniyetle çok yakından ilişkilidir. Şehrin hayatı ve ölümü, medeniyetin hayatına ve ölümüne çıkmaktadır ve geçirdiği değişimin de anlamını yitirmesi, eski medeniyetten gelen gücünü yitirmesinden kaynaklanmakta, o medeniyetin göçüp gitmesi, sahip olunan bu değerlerin de onunla birlikte solup gitmesine yol açmaktadır. Geride kalan ise; arkadan gelenlerin anlamadığı, anlamaya gayret etmeyeceği yabancı ve garip bir medeniyettir.
Oysa her şeyde olduğu gibi, medeniyette de esas olan devamlılıktır, eldekilere zaman içerisinde yenilerinin eklenmesidir. Bu yapıldığı ve başarıldığı takdirde, yabancılaşma ve anlaşılamama sıkıntısı ortadan kalkacak, yetiştirilen ve sahip çıkılan sayısız üstatlar, eserler ve kurumlar sayesinde, her alanda yeniden ilâhî bir çiçeklenişin, yani dirilişin zamanı yakalanacak, şehrin baharı hazana dönüşmeyecek, hatta giderek belki de daha güzel bir medeniyete erişilecektir. Geçmişin İstanbul'u, Bursa'sı, Edirne'si, Manisa'sı, Amasya'sı, Konya'sı, Diyarbakır'ı, Erzurum'u, Kayseri'si ve Sivas'ı böyleydi. "Ama bugün bunların her biri, ne yazık ki şimdiden ölü bir Harput olmaya adaydır." https://isamveri.org/pdfdrg/D310108/2023/2023_KUVANCI.pdf
Büyük medeniyetlerin eseri olan tarihi eserler; ancak birer turistik meta, gezilip görülmeye yarayan bir mekândır. Asli hüviyetlerinden, gerçek hakikatlerinden çok uzakta; birer obje olarak, sessizce ve kederli bir duruş sergilemektedirler. Artık ne o güzelim evler ne o sokak ve ne de mahalle vardır. Bunlardan ayakta kalanların hepsi de geçmişteki medeniyetin eseri olarak; huzursuz ve yalnızdırlar. Çünkü o insanların torunları tarafından terkedilmişler ve tek başınalığa mahkûm edilmiş, hayatın dışına sürgün edilmişlerdir.
Giderek, onlardaki bu bezginlik ve yılgınlık, sürgünlük ruhu, diğer şehirleri de zehirlemekte ve öldürmektedir. Şehirlerin ruhu kirlenmekte ve ölmektedir. Medeniyetlerin abideleşmiş eserleri, şehrin ruhu öldüğü için, artık madde olarak hayata gerçek anlamını katmıyor ve eski şehir, gezip görmek için gelenlere, müzeden başka bir mana ifade etmiyor.
Günümüzde Medeniyeti Savunmanın Zorluğu
Medeni olanlar; varlıkları ve üretimleriyle dünyaya hükmedenler değildir. İnsana ve ona emanet olarak verilen dünyaya saygı duyanla, duymayan arasındadır bu savaş… Onun içindir ki; eldeki yıkıcı imkânları medeniyet düşmanları gayeleri uğruna sonuna kadar kullanmaya çalışırken, tek gayesi insanı ve yaşadığı yeri korumak olan medeniyet taraftarları ise; insana yeni bir gelecek oluşturmanın derin ve anlamlı kaygısı içerisindedirler. Bu ise medeniyetin savunucularının işinin ne kadar zor olduğunun bir göstergesidir.

17