Niye kimse çatlamıyor

"Ey Köhne Bizans...Ey bin kocadan arta kalan bive-i (dul) bakir "

Tevfik Fikret

Millet olarak birçok badire atlattık bugüne kadar... Şimdilerde ise, yine bir badireden geçiyoruz ve bu durum yapılması gereken başka işlerin de önünü tıkamış durumdadır. Güzel ülkemin kaynakları; "yalan, dolan, talanla" uğraşan nesepsizler elinde heba edilmiş ve yüzyıllardır "rahat yüzü görmeyen halk", yine acıya, yine yoksulluğa mahkûm edilmiştir.

Bilgisini artırmak, bilincini geliştirmek için çaba sarfetmemenin, eğitim kavramının ne olduğunun günümüz dünyasında bile hâlâ farkında olmamanın ve "laf salatası" yaparak ülkeyi yönetmeye çalışanlara prim vermenin sonu yine acıyla bitmiştir. "Nasıl bir alternatif sunuldu da seçmedi" denebilir. O da işin bir başka yönü. Geçelim...

Belki üç yüz yıldır, canı ve malıyla ülkesinin hizmetinde olan Anadolu insanı, verdiklerinin karşılığını bir türlü alamamış ve her geçen gün zayıflamış, eğitim ve kültür açısından istenilen noktaya gelememiştir. Getirilmemiştir de denebilir buna. Seçme yeteneğini ve seçilme gücünü kaybetmiştir. Kendisine dayatılanları seçmek zorunda bırakılmıştır. Karşısına gelen herkes, onun zayıf noktalarını kullanarak, istediğini elde etme ve günü kurtarma yoluna gitmiştir. İşler çoğunlukla arzuları hilâfına gelişmiş ve hayal kırıklıklarını kullanmak için birileri hep var olmuştur.

Hak, hukuk, adalete inananların sayısının giderek azaldığı; idealsiz, hedefsiz ve ufuksuzların sayısının çoğaldığı bir ülkede insanlar, neye inanacaklarını ve kimden medet umacaklarını şaşırmış durumdadırlar. Ne yazık ki, böyle bir istikrarsızlığa sebep olanlardan gereken hesap sorulamamış ve fatura, kendince bir şeyler yapma gayretinde olanlara çıkarılmıştır.

Burada şunu yazalım ki; hakkı olmayanı yeme, içme, çalıp çırpma, geçmişte de vardı, şimdi de var, gelecekte de olacak. Herkesin doğruluktan, doğrudan ve helâlden yana olması düşünülemez. Ne var ki, bu durumu çok üst noktalardan aşağıya çekmek konusunda tedbir almak ve uygulamak yönetime talip olanların görevi elbette. Yoksa, bu gidişle vaziyet, şu iki mısrada anlatılanı da geçer (Geçmiş midir yoksa):

"Gerçi evvel bir idi desti kıranla dolduran

Dolduran maznun şimdi, belki makbuldür kıran."

Hamiyetsizlerin ve haysiyetsizlerin kol gezdiği, kök saldığı bir zamanda, "Helal olsun adama!" diyerek, artık bu gibiler için söz üretiliyor. "Hırsızlık, densizlik ve yolsuzluk" etmiş bir kimsenin, hakettiği cezayı alacağına olan inancımız o denli zarar gördü ki; hepimiz "paranın gücüne" inanır olduk. Ve böyleleri, bir gün bizim de işimize yarar diyerek, onları tercih ettiğimizden, Fuzuli'nin dediği gibidir bugün halimiz:

"Küfrü zülfün salalı rahneler imanımıza,

Kâfir ağlar bizim ahval-i perişanımıza."

(Senin zülfünün siyahlığı imanımızı sarsalı, gedikler açalı beri perişan halimize kâfir acır ve imanımıza ağlar.)

Şairin kâfir diye tabir ettiklerinin perişan halimize ağlaması mümkün değil. Ama bizim onlardan himmet beklediğimiz bir gerçek... Yıllardan beri her fırsatta kapılarını çalıyoruz; yalvar yakar aldıklarımızı da getirip, üç buçuk soysuzun boğazına akıtıyoruz. Ödemesi... Orası kolay... Sık zavallı milletin boğazını, al ağzından ekmeğini öde. İşte bu yaptığımıza da ancak gülünür. Tıpkı Süleyman Yücel'in dediği gibi:

"Devr-i demokrasidir bu mirîm

Yarân güler, ihvân güler, çalıp çırpanlar güler

Sorma hiç halini halkın şairim

Dostu yok ki ağlasın, kamuğ düşmanlar güler."

Dostumuzun olmadığı bilinen bir gerçek... Fakat düşmanlarımızın sayısını her geçen gün yine bizim artırdığımız ise, başka ve acı bir gerçek... Böyle davranmakla, bir zamanlar bizden yedikleri tokatların acısını misliyle çıkarmanın peşinde olanlara ne büyük fırsatlar verdiğimizi bir düşünsenize! İstiklâl mücadelesi sonunda "sığıştığımız" bu toprakların bizim için ne kadar kıymetli olduğunu anlamak istemeyen idrâksizler var içimizde. Ve onlar, şair Eşref'in dediği gibi, bu toprakları kaybetmemenin değil, başka noktaların hesabını yaparak üzülüyorlar herhalde:

"Gam değil amma bu mülkün böyle elden gitmesi,

Git gide zulm etmeye elde ahali kalmıyor."

Dedik ya! Rüşvetin, iltimasın, çalmanın olmadığı bir devir yaşanmamış. Söz yerine geldi; bununla ilgili bir nükte anlatmadan geçmeyelim:

On sekizinci asır İstanbul'unda üç ünlü kişi vardır ki, üçünün de şair olmaktan öte hiçbir ortak tarafları olmadığı halde, aralarındaki dostluğun yarattığı hatıralar, isimlerinin daima birlikte anılmasına vesile olmuştur. Bunlar;