Gelenekten Geleceğe

Kendini çözmeye çalışma, sahip olduğu dünya görüşü ve hayatı algılayış biçimi üzerinde düşünme gibi bir alışkanlığı yok bizim toplumumuzun... Fikirler ve olaylar ya da bunların ortaya koyucuları bizi pek ilgilendirmiyor. Bunlar bizden veya dışardan olsa da pek farketmiyor. Sıradan işler ve sıradan kişiler hakkında konuşmak, altyapısız "söz düellosu" yapmak, daha çok işimize geliyor ve daha rahatlatıcı...

Toplumun önünde yeni ufuklar açmak ve her tarafından aşınmış geleneksel yapıya dayanan bir milletin geleceği için düşünce üretme yolunda ömrünü tamamlayan birçok kişinin, eserlerinden haberdar olmadığımız gibi, çoğumuz adını bile duymamışızdır. Böylece binlerce yıllık bir gelenekten devralınan mirasın ve onun giderek yok oluşunun geleceğimize etkileri konusunda, bazı istisnaları hariç, toplum olarak epeyce bilgi eksikliğimiz var.

Yaptığımız birçok işi, geleneği alet ederek açıklamak, pek çabuk yöneldiğimiz bir yol olarak çıkmakta karşımıza... Ve bu durumu görenler de işin muhatabı olarak geleneği suçlu ilân etmekteler.

Halbuki, yazar Sennur Sezer'in de belirttiği gibi; "Şu gelenek sözü ne tehlikeli bir sözcük. Herkes, işine geldiği, aklının erdiği biçimde kullanıyor. Toplum yaşamında, dayanışma, yardımlaşma gibi gelenekler, saygılılık, hoşgörü gibi görenekler hatırlanmıyor da beğenmediğimiz ya da yadırgadığımız her eylemi "gelenek" adına kınayabiliyoruz."

Yukarıda da vurgulandığı gibi, ülkemiz modernleşme sürecinde, geleceğini kurmada kendine çok önemli yardımları olabilecek bazı geleneksel ögeleri muhafaza etmeye çalışmadı. Bunun için toplum gerçek anlamda yönlendirilmedi. Oysa, bu çağda yeri olmayan, olmaması gereken (yaşayışa, düşünceye ve kültüre ait, v.s.) ve belki de topluma ayak bağı olan, geleneksel hale getirilmiş ya da geleneğe dayandırılan bazı inanışlar, günümüzde de varlığını sürdürmeye devam etmektedir.

Oysa, bilindiği gibi, geleneklerimizi hepten yok farzetmekle Batılı olunamayacağı gibi, onları tamamıyla muhafaza etmeye çalışmakla da yine Batılı olunamaz. Bu gerçeği şimdiye kadar binlerce kez yazan ya da söyleyen insanlar çıkmış. Çağımızın ünlü şairi-filozofu Muhammed İkbal'in de dediği gibi, "Hayat, sırtında tarihin yükünü taşıyarak ilerler, toplumsal değişim ne ölçüde olursa olsun, muhafazakârlık kuvvetleri asla gözden kaybolmaz."

Yine kültür üzerine düşünce üreten bir başkasının cümleleriyle; zaten "... asıl mesele, bu değildir. Asıl mesele, yerel göreneklerin korunması bağlamında bir (yerel ve ulusal) kültür meselesi olmaktan çok, (evrensel veya küresel) bir Medeniyet geleneğinin nasıl temellendirileceğidir. Mâlûmu ilâm kabilinden şunu söylemek istiyoruz: Pizza ile şarap, ya da hamburgerle kola içerek Batı Medeniyeti dairesine girilmiş olunmaz! Bunlar, İtalyan ve Amerikan yerel kültürlerinin küreselleştirilmiş görenekleridir; – hepsi o kadar! Batı Medeniyetine mensubiyet, Aydınlanma'dan bu yana zaten küreselleşmiş veya küreselleşmekte olan Medeniyet kavramlarının, yani Demokrasi'nin, yani Sivilleşme'nin, yani Farklılık ve Çoğulculuk'un, yani İnsan Hakları'nın, yani Düşünce ve İnanç Özgürlüğü'nün, yani Sekülerleşme'nin, ne kertede içselleştirildiğine ve ne kertede gelenekselleştiğine bağlıdır. Bu gerçekleşmeden, 'Batılı' olunamaz... "

Batılı düşünce adamı Anthony Giddens' in, "Elimizden Kaçıp Giden Dünya (Runaway World)" (Haz: Sündüs Demir, Alfa Yayınları.Ankara, 1999) adlı bir kitabı var. Yazar; kitabının bir bölümünü gelenek kavramına ayırmıştır ve orada geleneği yaşam hamuru olarak nitelendirmektedir. Aydınlanma düşünürleri geleneği dogma cehaletlerle özdeşleştirerek eski insanların ve teolojilerin (dinlerin) uydurduğu bir şey olarak görmüşler, geleneğin geride kaldığını savunmuşlardır. Yazar ise bütün geleneklerin icat edilmiş gelenek olduğunu, hiçbir geleneksel toplumun bütünüyle geleneksel olmadığını, gelenek ve göreneklerin çeşitli nedenlerden dolayı icat edildiğini söyler. Geleneğin değişime kapalı olduğunu düşünmek boş bir sözdür. Gelenekler zaman içinde evrim geçirir. Yazar ayrıca, modernlikle gelen değişime rağmen, geleneksel ailenin en iyi model olduğunu söylüyor kitabında...

Geleneğin evrim geçirmiş olması ya da geçirmesi gerekir. Çünkü hiçbir geleneğin, doğduğu andaki şekliyle yaşaması veya yaşatılması mümkün değildir. Yaşayamayacağı şartlar oluştuğunda bazılarının artık yokolması, diğerlerininse o şartlara uyumlu hale getirilmesi gerekir. Yaşamaması gerekenlerin inatla yaşatılmaya çalışılmasının ne gelenekle ve ne de o toplumu oluşturan insanlarla ilgisi vardır.

Toplumun ayakta kalmasını ve birbirine kenetlenmesini sağlamada çok önemli görevler ifa eden geleneğin kendi içinde ürettiği ve zamanı geçmiş bazı kurallar, toplumu sınırlar ve gelişmesini engeller. Burada, geleneğe sahip çıkarken tutuculuğun ve bağnazlığın esiri olmamak gerekir.

Aslında kendi toplumunu tanıyan ve sahip olduğu geleneklerin öneminin farkına varan kişilerin bu konudaki ortak düşüncesi şöyledir:

Önemli olan insanın içinden geldiği geleneği tanımasıdır. Ne var ki, özellikle son yıllarda bizde gelenek hep olumsuz anlamda kullanılır oldu. Ya da bütünüyle çağın gerisinde kalmış ve bir an önce kurtulmamız gereken bir şey. "