Geçmişin Kanatları Altında Şehri Şöyle Bir Dolaştık...

Yaşadığımız şehri tanıdığımızı iddia ederiz çoğumuz. Acaba öyle midir Bazen şehir hakkında sorulan bir soru ya da şehrin herhangi bir köşesiyle ilgili dile getirilen bir bilgi, şehri yeterince tanımadığımızı bir kere daha bize gösterir. Bu durum, daha çok şehrin tarihiyle alakalıdır. Ama, henüz hali hazırda olanı da işin içine katabiliriz. Arada bir, şehrin yakın geçmişi hakkında kitapların dışında bilgi edinmek için, onu tanıyanlarla dolaşmaya çıkmak, yeni köşelerini keşfetmenize yarayacaktır.

Geçmişten bir gün... Bazıları ahirete intikal etmiş dost, arkadaş ve ağabeylerle şehri şöyle bir dolaştığımız günlerden biri... Şehir sınırları içinde yaptığımız bu gezide dört kişiydik... Yaş itibariyle yazarsak; Sırrı Amca(Alacakanat; tam bir şehir sevdalısı; şehrin köşesini, bucağını, dağını, ovasını avucunun içi gibi bilen ve her noktasına aşinalığı olan biri... Bırakın şehri, köylerini bile inceden inceye gezmiş, oralarda çalışmış, hemen her kişiyi tanıyan ve çoğu kişinin tanıdığı bir kişi... Yaşı yetmişi aşmasına rağmen, içindeki bu gezme ve keşfetme arzusundan hiçbir şey kaybetmemiş.), Seracettin ağabey,( Gazetecilerin Saraç abisi; onun için çok şey yazmak gerekmez, zira tanıyan bilir ondaki merakın derinliğini... Şehir ve insan konusunda anlatacak o kadar çok şeyi var ki...), Ali abi (Kurt; ki onun tarihe olan merakı için bilmem ne söylenebilir. Şehirlerin ve insanların geçmişi onun nerdeyse her an ilgilendiği bir konu... Bunun "Tarih Derneği Başkanı" olmasıyla ilgisi yok. Fıtratından gelen bir şey dense yeridir. Zaten bu sefer ki fikrin sahibinin de o olduğunu belirtelim hemen.) ve ben... Çocukluğumdan beri tarihi olaylar ilgi alanım ve tarihi romanlarla başlayan geçmişi kurcalama merakım yıllar içerisinde bu konuda yazılmış kitapları okumaya ve kendimce bilgi edinmeye kadar vardı. Hep amatör bir sınırda kalan bu durum bugün yine kitapların anlattıklarını okumayla devam ediyor.

Saat on gibi Necati Abi'nin kahvesinde buluştuk. İçtiğimiz burun kanı çaylardan sonra, gezimizin ilk durağı olan Çifte Minareli medreseye gittik. (Bu arada gezi konumuzu da yazalım: Çifte Minareli medresedeki mermerlerin çıkarıldığı yer.) Bu saatte bile ziyaretçisi olan medresenin kümbet kısmındaki mermerlerin yanında, daha önce anlattıklarını, Sırrı amcadan bir kere daha dinledik:

Bu güzide eserin mermerlerinin Palandöken dağından çıkarıldığını ve bunu da 1956 yılında yapılan restorasyon çalışması sırasında orada görevli bir mühendisten duyduğunu söyledi. Kendisi de gençken burada çalışmış olan Sırrı amcaya mühendis bu konuda yaptığı çalışmaları anlatmış ve çoğu Rus işgalinde düşman tarafından alınıp götürülen mermerlerin başka bir yerden getirilemeyeceğini söyleyerek, mermerlerin çıkarılma ihtimalinin olduğu mevkii de göstermiş. Zaten gezi de bu anlatımla ilgili meraktan doğmuş Ali abide...

Buradan çıktıktan sonra, Yenişehir üst yoldan (Buna Boğaz yolu da diyorlar bildiğiniz gibi.) "Kırk Değirmenler"in olduğu yere geldik. Mühendisin, mermerlerin çıkarıldığını söylediği yeri Sırrı amca bize gösterdikten sonra, buradaki toprak yoldan Dutçu (Tuzcu) köyüne ve oradan da Kevgiri içmesine gitmeye karar verdik. Arabamızın gücü ve kaptanımızın usta sürücülüğüyle köye indik ve arabamızı orada bırakarak, tanınmış birçok kişinin ebedi uykusunu uyuduğu mezarlığa doğru yürüdük.

Burada metfun olanların çoğunun, 30'lu yıllarda şehrin içindeki mezarlıkların sökülmesi sonucunda buraya naklolunduğunu yazılanlardan okuyoruz. Bu okuduklarımızdan biri de bu mezarlıkta Türk dilin büyük şairi Yunus Emre ve Şeyhi Taptuk Emre yatmaktadır.

Bilindiği üzere Yunus Emre'nin yaşadığı dönem bütünüyle 13.yüzyıla denk düşmektedir. Yunus Emre; Türk dilini en iyi kullanan ve hatta dilimize evrensel kimliğini kazandıran gönül ve ilim ehli bir güzel insandır. Bildiğimiz kadarıyla devrinde Ön Asya'yı gezip dolaşmış bir şairimizdir. Arapça ve Farsça bilen şairimizin günümüze kadar ulaşmış eşsiz bir divanı-Yunus Emre Divanı, Er-Rîsaletün Nushiye adlı nasihatler kitabı ve 1573 beyit tutarında da şiiri bulunmaktadır. Yunus Emre hakkında bilinen en sağlam veri ise; Şeyhinin Tapduk Emre olduğudur.

Hem bir tasavvuf ehli hem de bir büyük şair olan Yunus Emre hakkında kaynaklar muhtelif olup; bunların çoğunluğu da tasavvufî ve edebiyat içeriklidir. Benzer biçimde uzun zaman yaşadığı ve defnedildiği söylenen yerler hakkında da bilgimiz muhteliftir. Bu bilgiler arasında en başta geleni ise, sözgelimi; 1703 yılında Erzurum Hasankale'de doğup, 1780 tarihinde Siirt Tillo'da vefat eden Erzurumlu İbrahim Hakkı (İbrahim Hakkı Hazretleri)'ne aittir. Eldeki bilgilere göre; yıllar süren araştırmaları sonucunda Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri; Yunus Emre ve Tapduk Emre Hz.'nin asıl mezarlarının Erzurum Tuzcu köyünde olduğunu söylemiştir. Bu bilgiye göre Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri gerek Yunus Emre'nin ve gerekse şeyhi olan Tapduk Emre'nin mezarlarının Erzurum Tuzcu–Dutçu-köyünde (Tuzcu Mahallesi) olduğunu öne sürmüş ve bugün bu köyde olan mezarları da kendi yaptırmıştır.

Bu meyanda Erzurumlu büyük ilim adamı Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu Hoca'nın makalesi de hayli önem taşımaktadır. Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu Hoca; Yunus Emre hakkındaki kabul edilebilir bir bilgi olarak; onun 13. yüzyılın ikinci yarısı ile 14. yüzyılın ilk çeyreğinde yaşamış olduğu öne sürmüştür. Nitekim onun Risâletü'n-Nushiyye isimli eserinin sonlarındaki-Söze târîh yidi yüz yidi-y-idi Yûnus cânı bu yolda fidî-yidi- beytinde geçen h. 707/ m. 1308 tarihi, bu eserin telif tarihi olup Yunus Emre'nin bu yılda hayatta olduğunu göstermektedir. Bir mecmuada bulunan ve onun h. 720 / m. 1320 yılında seksen iki yaşında öldüğünü belirten bu kayıt, araştırmacılar tarafından onun ölüm tarihi olarak kabul görmüştür. Böylece h. 638 (m. 1241) yılında doğmuş olduğu öne sürülebilmektedir. Bu halde onun doğum ve ölüm tarihleri 1241-1320 yılları arasıdır...

Bu bilgiden yola çıkarak; Yunus Emre ve Erzurum hakkındaki en temel bilgimiz Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu'nun 1925 tarihli Meslek Gazetesi'nde yayınlanan uzun makalesidir diyebiliriz. Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu Hoca bahse konu 13 bölümlük makalesinde özellikle Tapduk Şeyhe ait tek mezarın sadece Erzurum-Tuzcu–bugün ki adıyla Dutçu köyünde olduğunu ve bu bilginin tartışılmadığının altını çizerek, bu bilgiden bahisle Yunus Emre'nin Erzurumlu olabileceğini bile öne sürebilmiştir.

Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu Hoca'nın bahse konu makalesi üzerinde çalışan Prof. Dr. Dilaver Düzgün'de, Yunus Emre ve Erzurum ilişkisi konusunda titiz bir incelemede bulunarak, Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu Hoca'nın söz konusu çalışmasında Yunus Emre'nin Erzurumlu olabileceğinin ön plana çıkarıldığını, Erzurum Tuzcu–Dutçu köyünde bulunan iki kabirden yola çıkarak, bunlardan birinin kuvvetli bir ihtimalle Tapduk Şeyhe ait olduğu ve bu kabrin Tapduk Şeyhin bilinen tek kabri olduğu bilgisi üzerinde durmuştur.