Seni katarlarla yola salmadım,
Uçağa binip de uçmadın benden.
Geminin ardından bakıp kalmadım,
Taksi götürmedi seni şehirden.
Gezip dolaşırım hep küçenizi,
Eviniz burda bak, yakındasın sen.
Sözlerin acısı ayırdı bizi,
Bu hicran yamandır her mesafeden.
Ben seni yitirdim yanımda iken
Ayrılık biletini nereden aldın
Yitirdim ben seni, ne için, neden
Sen gittin de bilmem, ben niye kaldım
Azerbaycan Yazarlar Birliği Başkanı, şair, oyun yazarı ve film yönetmeni Anar Rızayev'in, kendisinin söylenmesini istediği şekliyle ANAR'ın bir şiiri.. "Ayrılık Bileti ".
Şiirde ANAR'ın da vurguladığı gibi; ayrılık öyle bir şeydir ki; içine düşülmüş olan ıstırabın neyin delili olduğunu, ancak onun büyüklüğü, sevenin dünyasında yarattığı etki belirler. Ayrılık derdiyle inim inim inlese de âşık; yaşadığının gerçek olup olmadığını anlamak, hissettiğinin aşk boyutunda seyrettiğinden emin olmak için, bu durumdan kurtulmak istemez. Hem zaten gerçekse içine düştüğü hâl; istese de kurtulamaz ya! O da başka bir konu. Zira ayrılık da çektiği acı, aşkının en büyük ispatıdır. Ulu Mevlana'nın da söylediği gibi; " Ey Gönül! En acı ilaç ayrılıktır; zira onun içinde aşk gibi bir şifa saklıdır." Ve yine bir başka sözünde şöyle der ayrılık için: "Aşığa bir anlık ayrılık, bir yıl gibi gelir. Bir yıllık vuslat bile onca bir hayalden ibarettir. Aşk susuzdur, susuzu arar. Bunlar geceyle gündüz gibi birbirinin ardına düşmüşlerdir. Gündüz geceye âşıktır, onsuz olamaz. Fakat bakarsan görürsün ki gece, ona ondan ziyade âşıktır."
Günümüzdeki aşk anlayışında genelde "sahiplenme" ve "mülkiyet" duyguları öne çıkıyor ve bunun da sonuçta "kavuşma" ile anlam kazanacağına inanılıyor. Oysaki "ayrılık", tam da bu kavuşulan an'da kendini gösterir, izini belli eder, bir ok gibi yüreğe girer, aşığı türlü kederler eşliğinde, sevgilinin peşinden sürükler. Doğrusu şu ki; ayrılığın dilinden anlamayanın, ona hakkını vermeyenin, kavuşması da yarımdır ve istenilen elde edildiğinde dimağda bırakacağı lezzet umulandan farklı olacaktır ve belki de yaratacağı hayal kırıklığı sonucunda, aşk sanılan bağlanış erken bitecektir. Çünkü, kavuşulacak olanın uğrunda katlanılması gereken zorluklar yetmemiş, yani aşk yeterince pişirilmemiştir. Bu yüzden aşk, her zaman kavuşmak değil, gerektiğinde bırakıp gitmesini, kendini acılara mahkûm etmesini bilmek, bu fedakârlığı gösterebilmektir.
Belki de hayat boyu yaşadıklarımız, şairin şu iki mısrasında özetlenmektedir:"Ömrümüz ayrılıklar toplamıdır/Yarım kalan bir şiir belki de..." (Ahmet Telli)
Mevlana'nın; "Öyle bir sırdır ki her gönül kaldıramaz ve ehli olmayanlara anlatılmaz." dediği aşkı, hakkında birçok yazı kaleme alan İskender Pala, "Cazip bir hastalık" olarak niteliyor ve devam ediyor: "Bebek doğduğu andan itibaren eğer aşk varsa insaniyet vasıflarını kazanıyor. Eskiler insana Âlem-i Kübra derlermiş. Her şeyin merkezi olan insanın kalbindeki de bir damla aşktır ve insan ondan ibarettir. Aşk; acıdır, gözyaşıdır, kederdir, ayrılıktır, hasrettir, hicrandır. Aşk içinde hiç iyi özelliği olmayan bir şeydir. Eğer iyi ve hoş şeylere aşkta yer olursa o zaman aşk olmaz. Aşk her şeyden önce anormaldir.
İnsan varlığını oluşturan dört unsur vardır bedende. Kan, tükürük bezleri gibi sıvılar, balgam ve sevda. Bunların yaradılışta hepsi dengelidir. Bu dört sıvıdan bir tanesinin azalması ya da çoğalması insan bedeninde rahatsızlanmalara sebep olur. Sevda denen, insan kalbindeki bir damladan ibaret olan o sıvının dengesi bozulursa hastalık olur. Bu ruhî bir rahatsızlıktır, hastanede tedavi edilmez. Aşk bimarhanede tedavi edilir ki; biz bugün ona tımarhane diyoruz.
Aşk cinnet haline getirir insanı. Acı, gözyaşı, keder, ayrılık, özlem; bütün bu duyguların hepsinde bir olumsuzluk vardır. Ancak bu o kadar cazip bir olumsuzluktur ki, insanı yakar. O zaman işte Yunus'un 'hamdım piştim yandım' sözüne gelirsiniz. Manevi açıdan pişmek için acıya da ihtiyacımız vardır. Tıpkı yemekte tuza ihtiyacımız olduğu gibi. Aşk da hayatımıza renk verir, ışık verir, anlam katar. Acılar olmadığı müddetçe olgunlaşmamız mümkün değildir."
Ayrılık her ne kadar aşkı büyütse de; aşık sevgiliye dair umudunu da büyütür bu arada... Uzaklar da olsa da gözü hep yollardadır ve bir haber bekler ondan... Eskinin dünyasında ayrılık derdiyle gün be gün eriyen, sararıp solan sevdalının hayal dünyasına haber getiren olarak, bazen su, bazen rüzgâr, bazen bulut, bazen de turnalar girer... Turnalardan da sorar yârinin halini, ahvalini, nerelerde ve kimlerle oturup kalktığını... O da bir gurbet kuşudur nihayetinde onun gibi... Bugün burada, yarın orda, dolaşıp durmaktadır yeryüzünde... Kendisiyle arasında benzerlik bulduğu turnadan, yârinden haber getirme konusunda yardım ister... Turnaların bölük bölük uçuşları, katar kurarak gidişleri halk şiirinde çokça geçer. Onların yâr diyarına uğradıkları, Bağdat'a, Acem'e, Hind'e ve Yemen'e gittikleri anlatılır bu şiirlerde. Ercişli Emrah ile Selvi hikâyesinin bir yerinde de turnalarla ilgili şunlar anlatılıyor:
Ercişli Emrah, sevdiğini aramak için seyyah gezerken, bir ara havaya baktığında bir turna katarı gördü. Turna katarının en arkasında bir turna feryat ederek katara kavuşmaya çalışıyordu. Bunu gören Emrah, 'cefa çemberi' dedikleri, içinde bulunduğu hali düşünerek yanındaki babasına; "Baba işte benim halim" dedi. Babası bundan bir şey anlamadı. Emrah yine babasına; "Baba şu geride ki turnayı gördün ya, avcılar eşini vurmuş. O da benim gibi yârinden ayrılmış, baba bunun derdi Selvi'nin derdini bastırdı."

20