Geçen yazımı 'uygulanmayan bilim yoktur'a yakın bir hükümle bağladım. Lineer cebir, grup teorisi gibi en soyut matematik dallarının bile dönüp dolaşıp uygulamayı desteklediğini anlattım. Bu dönüp dolaşma şaşırtıcıydı ama gerçekti. Fizik ve matematikten bolca söz ettim ama asıl maksadım insan bilimleri-beşerî bilimler idi.
Beşerî bilimlere geçmeden bir aşırı hüküm daha vereyim: Uygulanmayan bilim, bilim değildir! Şöyle ki eğer bilim sadece tasvirle yetinmeyip sebep-sonuç ilişkilerini çözmeye bakıyorsa uygulamalıdır. Çünkü sebep-sonucu çözen gayret, "Sebebi değiştirirsem sonuç nasıl değişir" sorusuna da cevap arar. İşte burada, 'bilim uygulamalıdır' tezine, yirminci asrın bilim felsefesinin ağır topu Karl Raimond Popper'dan destek gelir. Popper, "Sadece yanlışlanabilen şeyler bilimin sahasına girer; bir iddia yanlışlanamıyorsa bilim değildir" der. Bir iddianın yanlışlanabilir olması için "Ne yaparsam ne olur" sorusuna cevap verebilmesi lazımdır.
NE YAPARSAM NE OLUR NE OLMAZ
Mevcut bilgilerden, geleceği veya geçmişi tahmin etmeye çalışmayan bir yapı yanlışlanamaz. O hâlde bilim değildir.
İnsan bilimleri de son tahlilde "Ne yaparsam ne olur" sorusuna cevap arar. Herkes tıbbı, psikolojiyi beşerî bilim şemsiyesi altına sokmaz ama tıp da psikoloji de sebep-sonuç bilimleridir; şüphesiz uygulamalı bilimlerdir. Aynı şey sosyoloji ve sosyal psikoloji için de doğrudur. Tarih, arkeoloji, paleoantropoloji içinde doğrudur. Bu son grup "Ne yaparsam ne olur" değil, "Ne oldu da bu oldu" ile uğraşır. Sebep-sonuç yerine sonuç-sebep ile. Beşerî bilim saymayabilirsiniz ama insana etkisi şüphe götürmeyen paleontoloji ve jeoloji de sonuç-sebep bilimlerindendir. Onları hem geçmişi anlamak hem geleceği tahmin için kullanıyoruz.
Sosyologların, sosyal psikologların, Türkiye için söyleyecekleri önemli sözler olmalıdır. Vardır; hep olmuştur. Sosyolojimizin kurucularından sayılan Ziya Gökalp'in bütün gayreti Türk toplumu içindir. Ne yapılması, hangi politikalara başvurulması gerektiğini bulmak için çırpınır. Mümtaz Turhan, Erol Güngör, Orhan Türkdoğan, Mübeccel Kıray, Çiğdem Kâğıtçıbaşı ve burada sayamadığım nice bilim adamı genelle de uğraştı ama bu uğraşları hep Türk toplumu için bir şeyler söyleyebilmek, tavsiyelerde bulunmak amacıylaydı.
MERKEZ KÖY
Kültür değişmelerini incelediler; çünkü kültürü değişen, değiştirilen toplum Türk toplumuydu. Köy sosyolojisi yaptılar; çünkü onların zamanında Türkiye'nin çoğunluğu köylerde yaşıyordu. Mümtaz Turhan'ın "merkez köy", sonra Ecevit ve Türkeş'in "köy kent" ve "tarım kentleri" tezleri hep Turhan'dandır.
Bu çalışmalarda, sosyolojinin seyirle yetinmeyip elini taşın altına koyması gerektiği mesajı, o merkez köyler için o sosyologlarımızın verdikleri kadro listesinden anlaşılır.
Mümtaz Turhan'a göre merkezî köy kadrosunda öğretmen, ziraat uzmanı, veteriner, sağlık uzmanı, ebe, teknik elemandan başka bir de sosyal hizmet uzmanı-halk eğitmeni de vardır. Bu sonuncunun görevi, köyün sosyal yapısını güçlendirmek, kooperatifleştirmek, örgütlemektir. Erol Güngör'le birlikte, Mümtaz Turhan'ın halefi olarak niteleyebileceğimiz Orhan Türkdoğan, "Köy Sosyolojisi" eserinde merkez köyleri tekrar ele alır ve kadrodaki sosyoloğu açıkça belirtir. Köy kalkınması projelerinde sosyoloğun mutlaka bulunması gerektiğini söyler ve gerekçeleri sayar. Teknik uzmanlar tek başlarına sonuç alamaz. Değişim, sosyal yapıyı göz önüne alarak yapılmalıdır. Merkez köyde sosyal yapıyı analiz eden bir uzman bulunmalıdır. Köyün toplum matrisinde değişime yardımcı unsurların ve değişime direnecek unsurların belirlenmesi şarttır. Sosyolog, bu analizlerden başka davranış değişikliklerini yerinde izleyecek ve kalkınma programlarını sosyal yapıya göre uyarlayacaktır.

5