Sadri Maksudi Arsal, 1945-1946'da Tasvir gazetesinde "İlmî Sohbetler" adlı bir köşede yazıyordu. Geçen pazar, "Siyasi Partilerin İdeolojileri" başlıklı yazısından bahsettim. Seksen yıl önce Arsal; siyasi partilerden, çok partililikten, hukuktan, demokrasiden, hür seçimlerden bahsediyor. Herhâlde o tarihlerde son derece aktüel konular. Çok acıdır ki yazdıklarının büyük kısmı maalesef bugün de aktüel! Masallarımızdaki gibi: Az gittik, uz gittik... Bir de dönüp baktık ki!
Bugün, yine İlmî Sohbetler'den "Demokrasi ve Hürriyet: Demokrasinin İstinad Ettiği Felsefi Esaslar" makalesini ele alacağım. Yayım tarihi, 6 Ocak 1946. Makaleden bazı parçaları alıntılıyorum. Siz karar verin, günümüzle ne kadar ilgili. Hürriyet, demokrasi, liyakat...
ALINTILAR
"... Hür memleket insanlarının kafaları daha çabuk işler. Çünkü hür memleket insanları her sahada her türlü yükselme imkânlarına maliktir. Hür memleketlerde insanların hayatta muvaffak olmaları, camiada layık oldukları mevkii alabilmeleri ancak kendi iradelerine, kendi liyakat ve faaliyetlerine bağlıdır.
"Hür vatandaşlardan terekküp eden demokratik bir ülkede insan her şeyi ancak kendisinden, kendi zekâsından, kendi bilgisinden, kendi sanatından, kendi faaliyetinden bekler. Hür demokrasi içinde yaşayan insan ancak kendisine güvenir. Bu sayede insanlarda kendilerine güven hissi inkişaf eder ve insanlarda kendilerine itimadın derecesi nispetinde insanlık haysiyeti hissi, izzeti-nefis duygusu inkişaf eder. Hürriyet rejiminin temin ettiği her sahada ilerleme ve yükselme imkânları insanları faaliyete sevk eder. Hür bir demokrasi içinde yaşayan insanın ruhi hayatı daha kesiftir; hür muhitin, hür mücadelenin teşvik edici, müsmirleştirici tesiri sayesinde insanlarda yaratma, icat etme kudreti de inkişaf eder; onun için hür memleketlerde medeniyet ve kültür de daha seri bir surette yükselir. Hür demokrasilerde insan refaha, servete, içtimai mevkilere, şöhrete, camianın hürmetine ancak kendi zekâsı, kendi bilgi kendi liyakati sayesinde ulaşabilir.
"İstibdatla idare edilen memleketlerde vaziyet tamamıyla bunların aksinedir: Siyasi hürriyetten mahrum memleketlerde insanlar umumiyetle neşesizdirler. Bedbindirler, birbirine karşı itimatsızdırlar. Müstebit bir kral tarafından idare olunan memleketlerde herkes her türlü hayrı, her türlü nimeti kendi hareketlerinden, kendi meziyetlerinden değil, kraldan, hâkim müstebitten veyahut müstebidin etrafında toplanmış, müstebidin hoşlandığı nüfuzlu şahsiyetlerden bekler. Çünkü müstebit monarşilerde her türlü nimetlerin, servetin, makamların bir tek sahibi vardır: Müstebit kral. O, bu nimetleri istediği adamlara istediği şekilde, keyfi bir surette tevzi eder. Bu gibi bir memlekette insan kendisi için, kendi zekâsından, bilgisinden sanatından hatta ihtisasından hiçbir şey bekleyemez, bunlar vasıtasıyla hiçbir şeye de ulaşamaz, çünkü bunlara kıymet biçen her zaman bitaraf olan halkın 'umumi efkârı' veyahut ihtisas erbabı değil, müstebit kral veya onun etrafındaki mahdut zümredir.
"Değerli bir âlim, değerli bir devlet adamı, değerli bir sanatkâr olabilirsiniz; eğer kralın ve onun yakınlarının takdirine mazhar, himayesine nail olmadınızsa, ilimde bir İbni Sina, siyasette bir William Pitt, sanatta bir Mikel Anj olsanız dahi kıymetiniz yoktur, çünkü müstebit monarşilerde ancak kralın âlim dediği adam âlimdir, ancak eserleri kralın hoşuna giden adam sanatkârdır, ancak idaresi kralca tasvip olunan adam millet adamıdır. Kalan bütün tebaa, bütün insanlar sıfırdır. Onların vazifesi körü körüne itaat ve kralın şahsına tapınmaktır, yani gözlerini dikkatle krala dikerek onun arzularını, kaprislerini keşfetmeye ve ona göre hareket etmeye çalışmaktır."

19