Öfkem bir türlü geçmiyor!

Çocuk ölümleri karşısında sessiz kalan iktidar, yas ilanı ile siyasi gösteriş yapıyor—peki bu çifte standart kimin vicdanını rahatlattığını biliyor muyuz?

Özet Bu özet koseyazarioku.com tarafından üretilmiştir

Yazar, bir öğretmen ve dokuz çocuğun öldüğü olayda hükümeti yas ilanmadığı için eleştiriyor ve çocuklara silah erişimi, sosyal medya tehlikeleri ve yanlış çocuk yetiştirme pratikleriyle ilişkili artan şiddet olaylarını anlatıyor. Temel iddiası, devlet yetkilileri ve ebeveynlerin çocuk güvenliğine gereken önemi vermediğidir. Ancak yazarın önerdiği çözümlerin (ebeveyn denetimi, interneti kontrol etme) çocuk ölümlerinin temel nedenlerini (silaha erişim, sosyal marjinalizasyon, ruh sağlığı) ne kadar giderebileceği sorgulanmaya açık değil midir?

Sevgili dostlarım, son olaylardan sonra içimdeki öfkeyi biraz olsun dindirmek için deniz kıyısına gittim. Bir banka oturdum içimden "Işıl, pazar günkü yazında sadece siyah bir yas fotoğrafı kullan!" diye kendi kendime seslendim. ünkü uyduruk bir Arap şeyhinin ölümünde üç gün yas ilan eden AKP hükümeti, bir öğretmenin ve dokuz çocuğun öldüğü, 30 çocuğun yaralandığı, kim bilir kaç çocuğun ölüm korkusu yaşadığı vatan toprağında yas ilan etmeye gerek görmedi.

Deniz kıyısındayım ya, hemen ön tarafta bir kumsal var. Kumsal çocukların ve güvercinlerin kumsalı. Bir baba 4 yaşlarındaki çocuğuyla kumdan kaleler yapıyor, öte yanda iki avucunda kuş yemiyle bekleyen şirin mi şirin bir kız çocuğunun avucuna ansızın bir güvercin konup yemlenmeye başlıyor. Hemen yanı başında bir anne, kız kumsala uzanmış; mırıl mırıl konuşuyor. Ve bende bir ağlama. Böyle olmaz, kendimi toparlamalıyım, vazgeçtim yas fotoğrafından ama öfkem geçmedi çünkü öfkemde 14 yaşındaki çocuğunu bir hafta önce psikiyatriste götüren, evindeki 5 tabanca ve 7 şarjörü "Ben onları kilitli sandığa koydum, oğlum internetten öğrenip kilidi açmış" diye oğlunu suçlayan, güya oğlunun silah merakını gidermek için onu atış platformuna götürüp hedef vurmayı öğreten, üstelik o ateş ederken fotoğrafını çekip WhatsApp'tan paylaşan, çocuğuna "Silah namustur!" diyen bir baba var.

Öfkem geçmiyor, bir hafta önce yeni kitabım "Kelebeğin Kısa Yolculuğu" için yazdığım, tanık olduğum gerçek bir hikâye beni zorluyor. Kısaca anlatayım: Bir ortaokulda, bir oğlan çocuğu bir kıza delice âşık ama kız oğlanın gıpta ettiği bir başka grupta. O gruptakiler arada bir oğlanla dalga geçiyorlar, "Senin ayakkabın çakma" diye. Oğlan çocuğu boynu bükük dolaşıyor. Bir gün bakıyor ki sevdiği kız gıpta ettiği gruptan bir oğlanla aynı külahtan dondurma yiyor. Oğlan çocuğu o gece kalkıyor, babasının içinde atılmaya hazır mermi olan tabancasını sakladığı çekmeceyi açıyor ve silahı bir havluya sararak çantasına koyuyor. Ertesi gün okula gidiyor, arka bahçedeki bir oyuğa silahı saklayıp derse giriyor. Teneffüs oluyor, oğlan arka bahçeye gidiyor; oyuktan tabancayı alıyor ve sevdiği kızla ağacın dibinde yan yana oturan diğer gruptaki erkek çocuğu vuruyor. ocuk anında ölüyor. Bu ülkenin kentlerinde, ilçelerinde polisin giremediği mahalleler var. Hiç unutmuyorum; Seyhan Belediyesi için kısa film atölyesi olarak bir film çekiyorduk, o mahallelerde oturan bir genç kadın haykırıyordu: "Yalvarıyorum yetkililere, beni bu mahalleden kurtarın! Üç çocuğum var!" Unutmayın, her şey politiktir.

Öfkem geçmiyor, cumhurbaşkanımız dört çocuk yapıp diye haykırıyor ama aileler yoksul ya da zengin, çocuk yetiştirmekte pek de masum değiller. "Benim çocuğum özgürdür" lafı herkesin dilinde. Bir gün otobüsle İzmir'e gidiyorum, arkamda genç bir karı koca oturuyor, iki çocukları da kucaklarında. Üç dört yaşındaki çocuklar benim koltuğu sürekli tekmeliyorlar. Yerimde oturamıyorum, bir süre sonra kalkıp anne babaya, "Lütfen çocuklarınıza söyleyin, benim koltuğu tekmeleyip durmasınlar" diye rica ediyorum. ocukların annesi saçlarını savura savura: "Biz çocuklarımızı özgür yetiştiriyoruz alt tarafı koltuğunuzu tekmeliyorlar, siz de dayanın biraz." Ben şaşırıp kalıyorum ve şoföre gidip durumu anlatıyorum. Beni başka bir koltuğa oturtmasını söylüyorum. "Anacığım" diyor, "Bu şikâyetle hep karşılaşıyoruz, seni anlıyorum ama otobüste boş yer yok. Ben en iyisi seni başka bir araba bulacağın bir yerde indireyim. Belki onda boş bir yer vardır." Ben şoför yardımcısıyla sırayla koltuk paylaşarak yolu bitiriyorum.