Sevgili okurlarım, geçenlerde bir kadın arkadaşımla sohbet ediyorduk. "Ne yapacağımı şaşırdım" dedi. "Haberler, özellikle erkeklerin sıra sıra dizildiği sözüm ona açıkoturumlar, dijital kanallarda yayımlanan doğru mu yoksa yapay zekâ mı yapmış dediğim ifşaatlar beni boğuyor, hiçbir şey izlemeyeyim diyorum o zaman da kendimi devekuşu gibi hissediyorum." Bu sözler karşısında ben sustum. Öyle bir algı bombardımanıyla karşı karşıyayız ki öfkemizi dindirmeye hiçbir şey yetmiyor.
Örneğin ben hâlâ Tayyip Erdoğan'ın bir sözüyle bir kaymakamın general yapılmasını kavrayamıyorum. Ordu mensuplarından da tek bir ses çıkmıyor. İşte neyse ki şimdilik bir İngiliz vatandaşına general payesi verilmedi. General generalliğini yaparken benim de aklıma cümleten unuttuğumuz sözcükler geldi: Mahremiyet, masumiyet, merhamet. Bugünlerde hayata ve dünyaya baktığımda, bu güzelim üç sözcüğün utanç içinde başlarını eğip bir ağaç kovuğuna sığındıklarını görüyorum. Yüzleri çok acılı çünkü öyle çok ihanet, öyle çok acımasızlık, öyle çok ifşa edilen sır görmüşler ki ellerinden kendilerini gizlemekten başka hiçbir şey gelmiyor.
Orada o ağaç kovuğunda, anılarıyla baş başa yaşıyorlar. Mahrem; o eski günlerindeki insanlar arasındaki sır dolu bakışları, hayal gücünün baştan çıkarıcı, kişiye özel görüntülerini, özenle katlanıp saklanan mektupları, kokusu yüz yıl süren kurutulmuş bir demet yaseminin, ipek bir mendilin içinde saklanan bir tutam saçın, geceleri, sonsuz bir sessizlikte alçak bir sesle sadece aya anlatılan hikâyelerini özlüyor.
Masumiyetin belleği hiç durmadan bir görüntüden öbürüne sıçrıyor, o masum günler artık hiç gelmeyecek gibi, kaybolmuş gibi. O genç adamı düşünüyor ve her seferinde aynı görüntü düşüyor aklına. Adam bir ranzada oturuyor. Elinde bir tırnak törpüsü var, bununla küçük bir ağaç parçasını yontmaya çalışıyor. Yaptığı işe kendini öylesine vermiş ki zaman akıp gidiyor, yaşadığı mahpushanenin bütün kapıları açılıyor ve o özgür bir kuş misali, gidip henüz dört yaşındaki oğlunun yanı başında ona en sevdiği masalları anlatıyor. Genç adam ağaç parçasını yontmaya devam ediyor, ağaç parçası muzip bakışlı bir kediye dönüşüyor, bu hafta görüşe gelen oğluna bu kez bir kedi armağan edecek. Aslan, maymun, fil yapacak. Ne kadar çok zaman ve yontulacak hayvan figürü var. Ne kadar çok.
Yıllar geçmiş, genç adamın yüzündeki çizgiler derinleşmiş, elinde bavulu, ürkek, mapushanenin kapısından çıkıyor. Geride yüzlerce anı, yüzlerce ses, yüzlerce yüz bırakmış, ilk işi evinin sıcaklığına dönmek. Ama evin sıcaklığı yok artık, yıllar geçmiş, her şey değişmiş, her şey ona yabancı olmuş, can havliyle artık kocaman bir çocuk olmuş, sürekli bilgisayarının önünden savaş oyunları oynayan oğluna yaptığı hayvan figürlerini arıyor. Evin altını üstüne getiriyor; o yüzlerce hayvan figürü nereye gitmiş, nereye saklanmış olabilir ünkü bulamıyor, her kuytuyu, her köşeyi arıyor, yok.
Oğluna soruyor, yanıt bir tek sözcük: "Bilmiyorum." Sonunda karısı, "Onları attık" diyor. "Bir işe yaradıkları yoktu, evde boşu boşuna yer işgal ediyorlardı."

11