Başımızın üstündeki kılıçlar

Sevgili okurlarım, zarların hileli olduğunu artık herkes biliyor; kaybolan çocukların sağlık ve porno sektöründe kullanıldığını, her köşe başında, her okulun girişinde en ucuz uyuşturucuların satıldığını, her gün bir başka il ve ilçeye kayyumların neden atandığını, okullarda tuvaletlerin bile temizlenmediğini, ansızın bir günde pek çok televizyon kanalına en üstten ceza verildiğini, devleşen tarikatların kreşlerinde çocukların, Allah korkusuyla nasıl eğitildiklerini, karnabaharın bile 100 TL olduğunu, işsiz öğretmenlerin sıklıkla intihar ettiklerini, Cengiz'in Kaz Dağlarını babasının malıymış gibi çöle çevirdiğini, tüm limanlarımızın, havaalanlarımızın satıldığını, Ortadoğu kaynarken ordumuzun nasıl etkisiz kılındığını, okul çocuklarının aç karınla ders dinlemeye çalıştıklarını, iktidarın Öcalan sevgisinin DEM Parti'yi ikiye bölmek işinde kullanıldığını, özellikle boşanma aşamasındaki erkeklerin çocukluklarından beri sürükledikleri hadım edilme korkusu, kadın cinselliğinden korkma ve muhteşem erkek egosunu kaybetme gibi sosyal ve psikolojik nedenlerle "Ya benimsin ya kara toprağın" diyerek hiç pişmanlık duymadan çocuklarının yanında bile eşlerini öldürdüklerini ve çocuğuna çikolata bile alamayanların çoğaldığını, yüz binlerce çocuğun yetersiz beslendiğini...

Canınızı sıktım mı, öyleyse daha da çok sıkılalım. Gelelim, "yenidoğan çetelerine". Gün geçmiyor öğreniyoruz ki bu çeteler yurdun her yanında faaliyetteymişler. Deniliyor ki yoğun bakım parası için yapılmış bunca iş. Ben çocuk ölümlerinin, yoğun bakımdaki sürelerin özellikle uzatıldığına sonra da çocukların öldürüldüğüne pek inanmadım. Bir çete kuruyorsanız günde yoğun bakım parası 8 bin lirayla uğraşmazsınız bile. İşin içinde başka şeyler vardır. İşte burada aklıma Alain Delon'un Ana Girardot ile oynadığı çok eski bir Fransız filmden kareler düşüyor. Şöyle 45 yaşlarında psikiyatrist bir kadın depresyona giriyor ve kliniği olan bir erkek arkadaşı onu dinlenmesi ve iyileşmesine yardım etmek için dağların içindeki kliniğine davet ediyor. Klinik gerçekten çok muhteşem; saunalar, ısıtılmış havuzlar, muhteşem yemekler. Kadına bunlar çok iyi geliyor ama yapılacak işi olmadığından bir süre sonra çevreyi izlemeye başlıyor. Hastalar kadın erkek gayet yaşlı ve bir arı gibi herkesin emirlerini yerine getiren garsonlar hepsi genç ve Afrika kökenli. Ve günler ilerliyor, iki günde bir içki taşıyan siyah bir garson önündeki havuza düşüyor ve hemen sudan alınıyor ve kadın o garsonların tekrar işe dönmediğini gözlemliyor. Klinikte tuhaf bir şeyler olduğunu düşünmeye başlıyor ve bir gece herkes yattıktan sonra odasından çıkıp kliniğin bodrum katına iniyor ve şok oluyor. Çünkü bodrum katta sandalyelere sımsıkı bağlanmış yarı baygın siyah garsonların kanı çekilip depolanıyor. Kadın koşarak odasına giriyor ve ertesi gün bodrumda neler oluyor sormak için arkadaşını buluyor. Arkadaşı gayet sakin "O kanlarla burada gördüğün yaşlı insanların kanlarını yeniliyoruz, çocuklar genç olduğu için yaşlı insanlara verilen hücre yenileyen kan onlara yeniden yaşam kazandırıyor."

Gerçekte hayatta böyle şeyler olmazsa filmleri de yapılmaz. Ayrıca kanın dışında tüm organlar organ mafyasına satılıyor. Gerçek bir hikâye. Şimdi gelelim yenidoğana, yenidoğan bir bebeğin kanı yepyeni hücreler yapmaya çok hazırdır, şimdi kim inanır 8 bin lira için yenidoğanların öldürüldüğüne. Ayrıca zengin kokain bağımlıları da İsveç'teki dağlar içindeki kliniklere gidip kanlarını yeniliyorlar. Çünkü bağımlılık öyle bir şeydir ki aynı uçmayı hissetmek için sürekli alınan maddenin artması gerekir. İşte bu noktada ölmemek için kan temizlenir.