Asrın Uzviyeti

Bütün gamlı yürüyüşlere keman sesi eşlik etmez. Ve her keder açlık, soğuk, bitkinlikle taçlanmaz. Bir kıyı şehri, kaya yığıntılarını hırpalayan dalgalar, suratı asık bir gökyüzü, hırçın martılar, havada eriyen çığlıklar, görüş ufkunu sınırlayan pus, üşüme duygusunu artıran yamalı beton, aralıksız ama inişli çıkışlı hışırtıyı andıran ses, yani her yönden saç baş çekiştiren hırpalayıcı bir rüzgâr, ona rağmen ilginç şekilde nemli ve acıtan kaotik hava... Olmaz. Şahit olan için belki romantik, yaşayan için içten içe dramatik, kısmen melankolik...

Sefalet sansasyonel değildir. Sansasyon, skandal, sürpriz gibi kavramlar elit dünyanın sancılarıdır. Sefiller, kendi hâl ve hareketini saptayacak ruhu yakalayamaz. Onlar için soğuğu kesen herhangi bir dört duvar arasıda barınak, askıda ekmek de yiyecek, üçte ikisi tüketilip yere atılmış izmarit de içecek, bir çalılık ya da metruk bina köşesi de tuvalettir. Yan daireden çekilmiş elektrik, semt pazarı kalkınca geride kalan artıklar, cami tuvaleti ve merdiven altı çay ocağında bir tanıdığın ısmarladığı çay hayatı kolaylaştıran unsurlardır. Markette serinlikten, çay ocağında ısıdan, camide halı ya da klimadan yararlanmak sefalet içinde uzviyetini koruyabilme ufkudur.

Sefalet kural tanımaz algısı baştan yanlıştır. Tanır. Tanımak bir yana sefalet kanuna, kurala, onların ortaya çıkıp yeşerdiği zemine, otoriteye, devlete, hâkimiyet varsayımlarına, hatta kendisinden az üstün gördüğü her şeye tapınır. Bütün bunların yerleşik ve bir arada bulunduğu organizasyona, birilerinin hükmedebilmesi için oluşturulmuş organizasyondan ibaret devletin yılmaz savunucusudur. Devlet teşekkülü ve onu yürütenler dokunulmazdır, müstağnidir, üstündür, namütenahidir. Yine bir sefilin dünyaya ya da yaşama dönük varlığını anlamlandırabileceği hiçbir şey yoktur ama devlet bunun istisnasıdır. Evet, onun varlığı kralların, o an için üstün tutulan unsurun mesela ırkın, organizasyonun varlığına armağandır. Öğrenilen bir çaresizlik olarak değil gönüllüce, bir düşünceye, duraksamaya gerek duymaksızın, deyiş yerindeyse 'doğal olarak' böyledir. Zorunluluk, sadece yaşandığı zannedilen hayata dairdir.

Yoksunluğun şiddetini devletin büyüklüğü, açlığın çaresizliğini alın terinin kutsallığı, çıplaklığın mahremiyetini bayrağın dalgalanışı, barksızlığın boşluğunu ezanın (kimi toplumlarda çanın) susmayışı, mülksüzlüğün ıstırabını vatanın bölünmezliği giderir. Düşmanla kapışmak iktiza ederse karşı cepheyle aradaki vadiyi doldurmak, bunu canını vererek etle kemikle yapmak ehli sefalete düşer. Zorundadır. Kaybedecek bir şeyi olmasa da kaybedecek çok şeyi olanların sefası için... Belki de sadece kaybedecek bir şeyi olmadığından... Bu dünyaya alışmayan, dünyanın da yabancı kabul ettiği, ötekileştirip dışladığı canını vererek... Böylece kahraman mı olur Evet, bilmeden kadrajına girdiği birinin film kahramanı... (Kahraman, insanları cepheye sevk edip rütbeliler dahi ölürken uzviyetini koruyabilen, olmadık zamanda kendini koruması gerektiğine inandığı insanları sokağa sürüp 'bırakın halka orada ne yaparlarsa yapsınlar' diyebilendir!) Yegâne karşı tez; geçmişte daha çetin şartlara maruz kalmak şimdinin her olumsuzluğunu giderir!