Asrın sakaleti

Derenin kuşu, derenin taşı ve kâr terkipleri... Bir olayın sebebini ayrılıp birleştiği söylenen (yasama, yürütme, yargı gibi) güçlerde aramak haksızlık olur. Bir olayın sonucunda kârlı, haklı, sağlam çıkan söz konusu güçlerden biriyse bunu irdelemek zaten kimsenin haddine olmaz! Belki ille de sonuca bakmak gerekmez ama hiçbir surette zarara uğramayan, gücüne güç katan birileri varsa bundan işkillenmemek de rızaya dahildir. Razı olmak sorumluluğu mağduru dahi yakar. 'Öyle yağma yok' diye bilinse de Moğol istilasını aratmayacak bir şeyler vardır; tüm kurumlar ve kurallar gibi insan yaşamı talan edilir. Geriye kayıplar kalır; maldan, candan, ahlaktan...

Yüzlerce kez örnek verilse azdır ama bir gün ansızın deprem olur. Yürütme için gün doğar. Birilerinin felaketinden nasıl kâr elde edilebilir Bunu çevre ve şehircilik nezaretine sormak gerekir. Toplu konut idaresine. Bilmem ne konut güvencesine...

Savaşı bin türlü mühimmat geçişini kanuna bağlayan gümrük bakanlığına, güvenliği diplomasi numunesi dışişlerine, sosyal medya hesaplarını adalet bakanlığına!.. Bu tuhaf bağıntısızlık içinde çocukların cinnetle birlikte anılması nasıl hâlâ tutuklu belediye başkanlarına falan bağlanmaz! Şöyle ki standart kurguya göre bir belediye başkanının derdest edilebilmesine hayatını adamış memuru, bu tek husustaki üstün başarısından dolayı ödüllendirir gibi adalet işleri başkanı yapmak iktiza eder! Onun tasarladığı projeler vardır. Sosyal medya diye anılan saçma sapan sayfalar üstüne, cümle cihanı kurtaracak yasaklar planlayıp uygulaması gerekir. Nedense daha proje aşamasında ona da gün doğar. Tıpkı depremin sebepleri, yıkım, ihmal, arama kurtarma, aramama ve kurtarmama, onca yere nasıl yetişelim diye zırvalama üstüne hiç durulmadığı gibi çocukların cinnete girip katliam yapmasının nedenleri üstüne de hiç durulmadan, mesela bir ailenin onca silahı ve mühimmatı neden stokladığı, bunların envanterden düşüp düşmediği, hâlâ devletin memuruna zimmetlediği ama ardını aramadığı ekipman olup olmadığı sorgulanmadan, sosyal medya hesaplarının, dizilerin, TV programlarının topluma ve çocuklara verdiği zarara geçilir. Alelacele medyaya ya da sosyal medyaya yasaklar konur, okul önlerine kolluk kuvveti dikilir, öğrenciler ve veliler için adeta sıkıyönetim ilan edilip giriş çıkışlara askeri bir nizam getirilir. Sonrası sen sağ, ben ahiret...

Bu ahval ve şerait içinde, yani bir yandan Gazze için barış projeleri, ateşkes, imar vs. hikâyeleri okunurken şanlı Kassam Tugayları'nın genel komutanı İzzeddin el-Haddad, Yahudi terörü tarafından ailesiyle birlikte şehit edilir. Türkiye kara sularına sadece misafir olabilen Sumud Filosu'nun akıbeti zaten meçhuldür. Konsolosluk önlerinde birikmek riskli olduğundan ya da valilikler sakıncalı gördüğünden Yahudi'ye yönelik protestolar cami civarına kadar tıkılır. Diğer yandan iş birlikçi ve yandaş televizyon kanalları insanlıkla alakalı bu türden bir konuya değinmeye, durum bildirmeye gerek duymaz. Muhalif olduğu söylenenler zaten susturulur, derdest edilir, kayyumlanır. Bölgeye dair en azından malumat geçen sosyal medya hesapları da yasayla susturulur. Sessiz sedasız geçirilen, çoluk çocuk, aile falan koruyan yasayla! Doğal olarak Nekbe Günü, ne gibi faaliyetler olmuş, yürüyüşler yapılmış, kimler şehit edilmiş, mazlumlar ne yapmış ve benzeri bir habere rastlanmaz. Fuarlarda cümle Siyonistler silah sergiler, bir avuç onurlu insan onu protesto eder, ancak memleket gündemi ya hapsedilen ya da transfer edilen siyasetçilerden, bilmem hangi futbol takımının haksız rakipsizliğinden böyle mevzular konuşmaya fırsat bulamaz.